9 Ağustos 2012 Perşembe

Kaiserslautern'de Son Bir Ay


Almanya ya taşınalı tam bir yıl oldu! Koca bir yıl! Bu bir yıl içinde Almancayı soktum, yeni bir hayata başladım, akademik hayata ilk adımlarımı attım ve çabası bir sürü yere seyahat ettim. Kaiserslautern'e gelirken hayal ettiklerimin çoğuna şimdi gülüp geçiyorum. Doktora yapmanın ne demek olduğu hakkında ne kadar az bir fikre sahip olduğumu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Sanırım bu büyük ölçüde ne amaçla doktoraya başladığımla ilgili. Şimdi düşünüyorum da ne kadar rastgele bir karar vermişim, ne kadar şans eseri buraya gelmişim... Neyseki ilgimi çeken bir alana doğru kayıyorum. İlk yıl birlikte çalıştığım hocam Umut, Amerika'ya CMU ya taşınıyor. Ben de Kaiserslautern'e bir saat uzaklıkta olan Saarbrücken'e yeni hocam Deepak ile çalışmak için taşınıyorum. Bu değişiklik üzerinde epeyce düşündüm, kolay olmadı, ve sanırım biraz dikkatim dağıldı. Nihayetinde verdiğim karardan memnunum, ya da şimdilik öyle olduğunu hissediyorum. Beni üzen tek şey yazla birlikte uzuun bir rehavet sürecine girmiş olmam.  İki haftalık Oregondaki yaz okulunda biraz pas attım ama, döner dönmez jetlag ve hastalık sonucu bir haftadır öyle yorgun ve isteksizim ki...

Geçen ekim ayında sevinçle taşındığım yeni evime de veda etme vakti geldi. Zaten 5-6 aydır taşınacağımı biliyordum, o yüzden evimi dekore etme çalışmalarını durdurmuştum. Şimdi ise yeniden taşınma, yeni ev bulma vs. derken yine bir yoğunluğun içine girdim. Tek başına yaşamak büyük bir konfor, ama yalnızlık çok da haz edilecek bir şey değil, özellikle kışın eve gelip kasvetli bir şekilde oturmak, tek başına yemek yemek. Her istedigni yapabilmek, eve istediğin misafiri çağrabilmek güzel şeyler ama yine de tekil bir yaşamın beni çok da mutlu etmediğine karar verdim. Bu sebeple Saarbrückende burada WG dedikleri paylaşımlı bir eve çıkacağım. Bir haftadır yoğun arama çalışmalarım devam ediyor ancak henüz içime sinen bir yer olmadı. Beni düşündüren diğer bir konu da KL deki evimde biriktirdiğim eşyaları ( çoğunlukla mutfak ıvır zıvırları) nereye koyacağım. Umuyorum ki bu telaşlar da geçecek. Neyse ki kardeşim yanımda. Annem ve babam da beni (bizi) ziyarete geliyorlar. Hem de karavanla :) Şimdi Budapeştedeler, her gün Mertle neredeler ne yapıyorlar diye heyecanla onları takip ediyoruz. Dönüşte de onların karavanında atlayıp güneye gideceğiz, denize, güneşe doğru :)

14 Haziran 2012 Perşembe

Traben-Trarbach


Geçtiğimiz haftasonu Almanya'nın Traben-Trarbach adlı küçücük bir kasabasındaki Couchsurfing yaz kampına gittim. İlk defa bir çadır kampına gidiyor olmanın verdiği acemilikle yanıma düş jeli, havlu, mum, el bezi gibi bilimum gereksiz şeyleri de doldurdum. Tabi çadırı kurarken bastıran yağmurla asıl yanıma almam gereken şeyin bir yağmur botu olduğunu anladım. Neyse ki yağmur sadece ilk gün neşemizi kaçırdı, sonraki günlerde hava çok güzeldi.

İlk defa çadır kampına gittiğim için, kendime ait ne uyku tulumum, ne çadırım ne de bilhassa gerklı olan  izolasyon matim ( ya da hava yatağı) vardı. Hepsini çevremdekilerden rica ettim, ve bir gün içinde toparlanıp anı bir kararla kendimi maceranın kucağına attım.

Couchsurfing cemaati içinde binbir türden insanı barındıran oldukça hareketli, farklı ve hippie bir ortam. Sırt çantasıyla dünyayı gezenden, kucağına 1 yasındaki bebeğiyle kamp peşinde koşturan genç annelere kadar geniş bir karakter yelpazası ilk önce beni bir sarstı geçti. Ama sonralai ortama uyum sağladım, kendimi kamp ateşi ve tatlı sohbetlere kaptırdım gitti.

Kampa, iki üç yıl önce yine aynı kampta tanışmış bir  çiftin düğününe de ev sahipliği yapıyordu. Sevimli gelin ve damat düğünlerine tüm CS camiasını da davet ederek oldukça farklı bir tema yakalamışlar :) Ne yazık ki biz şirin belediye binasındaki düğün törenini kaçırdık. Gelin ve damad zamanlarının bir kısmını kampta geçirdiklerinden onları tebrik etmeyi de ihmal etmedik.


Camp Mosel nehrinin yakınındaki bir tepeye ( Mont royal) kurulmuştu. Asıl güzel olan doğa harikası ise asıl nehrin iki yakasındaki şirin Traben ve Trarbach kasabalarıydı. Cumartesi günü otostopla nehir kenarına inip kıyı boyunca yürüdük. Sonra rastgele girdiğimiz bir şaraphanenin aslında bizim damadın babasının olduğunu, ve içeride bir şarap tadım etkinliğinin en güzel kısmı olan şarap tatma kısmına denk geldiğimizi anladık. 10 kadeh farklı şaraptan sonra, birer şişe de daha sonra içmek için sipariş edip tam bizim hesap ne kadar derken, damadın babası bu tadım etkinliğinin tüm CŞçilere müesseseden olduğunu söyledi. Bizi yine bir sevinç dalgası kapladı gitti.

Kampın son günü de önce bir saatlik üzüm bağlarının arasındantingir mingir yürüyerek nehir kıyısındaki başka bir kasabaya indik. Oradan da bir bota atlayıp tekrar Traben-Trarbach a gledik. Almanya'nın böyle şirin güzellikleri beni gerçekten şaşırttı. Mosel civarı daha keşfedilmeyi bekliyor!

21 Şubat 2012 Salı

Elveda 2011!

Bir yilin daha sonuna geldik. Bu sene hayatimin en degisik senesi oldu sanirim. Ozellikle 2011 in son gunleri beni soooyle bir sarsti silkeledi popoma bi saplak vurup 2012'ye yollayiverdi. 

Seneye damgasini vuran olay(-lari) es geciyorum. 

Sonra, yeni bir sehre/ulkeye tasindim. Kaiserslautern! Ilk defa kendime ait bir ev, yatak, koltuk, mutfak, supurge, bahce, cibinlik, sarap bardaklari, kitaplik edindim. Ve daha neler neler... Halen bazi eksiklerim var, tabi ev kurmak zor is... Buraya tasinamamin nedeni Max Planck Enstittusunde doktoraya baslamis olmam. 

Almanya ya tasininca, Almanca ogrenmek de sart oldu. Pek hevessiz basladigim bu dile gun gectikce biraz daha isindim. Eh ogrendigini kullaninca insan daha mutlu hissediyor kendini.

Bir de hayatima giren yeniliklerden biri de kosuydu. Ta ki kendimi helak edercesine kosup ayak bileklerimi incitene kadar. Ilk uc ay haftada ortalama 30 km kosunca buncem kaldirmadi sanirim. Doktorun 6 aylik kosma cagrisina yanit verek, bisikleti de kosuyu da biraktim. Kosuyu birakinca aktif yasamain nimetleri olan kendini her an enerjik hissetme, aksamlari kolayca uykuya dalip minimum sayida ruya maximum uyku kalitesi ve formda bir vucuta da elveda demis oldum. Bir sure yuzmeye gittim ama tekbasina yapilan sporlardan pek hazetmedigimden bahsetmistim herhalde.

Subat 2012 : Yuzmeye ve kosuya tekrar basladim. Kendimi turbo moduna gecmis hissediyorum :)
Simdilik hersey yolunda!

18 Aralık 2011 Pazar

2011 Kitaplarim

O la la! Zaman ne cabuk da geciyor. Bir bakmisiz 2011 olmus! Gelelim bu senenin kitaplarina... Yeni evime tasindigimdan beri, yaklasik 2.5 aydir internetim yoktu. Bu sure icinde tam bir kitap kurduna donustum. En son okudugum kitaptan baslayarak son bir kac ayimi ozetliyim:

 "A Handbok of American Prayer" by Lucius Shepard:
Bu kitabi son zamanlarin en kiyak yayinaevi olan ConcordFreePress sayesinde edindim. Bu yayinevi kitaplari basiyor basiyor, sonra da bedavaya dunyanin heryerindeki okuyuculara gonderiyor. Siz de kitabi aldiginizda okuyup bir iyilik yapiyorsunuz. Bu yayinevi baslibasina bir blog yazisi gerektirir belki ama simdilik kisa keselim. Gelelim kitaba... Kahramanimiz Wardlin Stuart sabikali bir dua yazicisi. Olmasini istedigi seyleri siir seklinde kaleme aliyor ve gerisini Yalnizlik Tanrisina havale ediyor. Sonra da bir bakiyor dilekleri gercek olmus. Cogu duayi aslinda kendi icin degil de baskalari icin yaziyor. Cevresindekilere nasil isteklerini dualara dokebileceklerini ogretmek icin kitapla ayni ismi tasiyan bir kitap yaziyor. Kitap icinde kitap olayi. Herkesin dualarinin gercek oldugu bir dunya dusunebiliyor musunuz? Tabi Wardlin icin de her sey gulluk gulistanlik gitmiyor, baskalarina ogrettigi bu bir nevi aladdinlik yetisi basina isler aciyor. Ama yine de Wardlinin duas herkiesi duasini dover :) Ilginc bir kitap, dili oldukca eglenceli ve zor. Cok sikisik bir zamanima denk geldigi icin bilmedigim kelimelere odaklanamadim ya da cok not alamadim. Wardlin'in bir duasindan kisa bir kuple: 'O aksam eve yurudu Herseyin vaadedildigi sokaktan gecerek Sadece onun varoldugu mezarliga donmek ve Sonsuza dek orada oturmak icin Kendini kendine aciklayarak Kendi gizemi icinde biraz sarhos, kendi nostaljik zehirine batmis'



 Lost Cyclist by David Herlihy: Bu kitaba Portlandan donerken havaalaninda rastladim. Son zamanlarda bisiklete baya bindigim icin ilgimi cekmis olmali. Kitabi almaya karar vermemdeki bir baska neden de bir kisminin Turkiye de geciyor olmasi. 


Kitap iki bolumden olusuyor. Once William Sachtleben ve Thomas Allen'in bisikletli dunya turlarindan bahsediyor, ve ayni zamanda bisikletin tarihiyle ilgili oldukca ayrintili bilgiler var. Daha sonraysa ayni seyi ters yonden denemeye calisan Franz Lenz in hikayesi. Lenz Amerikadan baslayarak Japonya, Cin, Hindistan, Iran uzerinden Istanbula varmayi planliyor. Cok inatci bir kisiligi var, ve zorda kalmadikca bisiklet harici bir baska ulasim aracini kullanmiyor. Gerci baska bir seye binmiyor da, cok zorlandiginda civardan koleler bulup onlara tasitiyor bisikletini. Tee koca Cin'i Hindistani geciyor da, Erzurum' a geldiginde Deli Baba gecidi civarinda Kurtler trafindan olduruluyor. Olaylar 1890larin sonunda gerceklesiyor, tam da Ermeni ayaklanmasinin ciktigi donemler. Lenz'i bulmak icin Amerika Sachtleben'i gonderiyor. 
Oldukca detayli, surukleyici bir hikaye. Hikayeler Amerikan bir yazar tarafindan derlenmis/yazilmisve yazar objektif olmaya calismis. Lenz'i bulmak icin Erzurum'a donen Sachtleben'in yazismalari en ilgimi ceken kisimlardi. 


1Q84 by Haruki Murakami: 
Yilin kitabi! Sonunda Murakami'nin 2 yildir dort gozle bekledigim 1000 sayfalik kitabi Ingilizceye cevrildi! Bu sene Ekim ayini iple cektim, pasa 'Wake me up when september ends' mirildanarak gezdim ve sonunda Ekim geldi. Derslerdi, seyahatti vs derken bir oturusta bitiremedim ama sanirim yaklasik 1.5 haftami aldi. Bekledigimie de degdi. 1984 yilinin tamamina yayilan hikayede iki cocukluk aski (Aomame ve Tengo)  paralel bir evrende birbirlerini bulmalari gerektigini anliyorlar. Murakami'nin Aomame gibi siradisi bir karakteri yazmis olmasi beni sasirtti dogrusu. Agizlarindan kucuk insanlar cikan bir koyun, iki ayli bir paralel evren,  aktivist bir komun hayati, klasik Murakami kargasi ve daha binbir garip parcadan olusan bir kurgu... 


Cat's Cradle by Kurt Vonnegut:

Beni cok etkileyen bir baska yazar daha. Sanirim bu sene kesfettigim onemli isimlerden biri. Henuz sadece Cat's Cradle ve Slaughterhouse 5 i okuyabildim.  
Kitabin kahramani aslinda unlu Amerikalilarin Hiroshima ya atom bombasi atildiginda neler yaptigini konu alan bir kitap yazmak istiyor. Bunun icin kurgusal bir Nobel odullu olan Felix Hoenikker'in ailesiyle iletisime geciyor. Garip bir sekilde kahramanimiz ve Felix amcanin cocuklari kendilerini Karayipteki hayali bir ada olan San Lorenzo da buluyorlar. Asil bomba da Bokonon. Bokonon acayip bir kesis/tanri. Bokonizmde de insanlar ayaklarinin altini birbirlerine dokundurarak ibadet ediyorlar. Okurken gulduren, gulup de dusunduren, surukleyici bir kurdu.


Tum okudugum kitaplari boyle kisa kisa anlatmak isterdim ama simdilik sadece isimlerini verip gececegim:


- Extremely Loud & Incredibly Close by Jonathan Safran Foer : etkileyici, duygusal...
- Born to Run by Christopher Mcdoughall : O la la, kos Ezgi kos...
- Rut by Scott Phlipps ( ConcordFreePress) : zorla bitirdim
- Why Men Marry Bithches: cuk oturan bir kitap
- Kayip Gul : Ask'tan esinlenerek 
- Deniz Cingenesi : yelkenliyle Dunya turu, ben de istiyorum!
- Kucuk Bey by Soseski Natsume: Japoncadan Turkceye cevrilen ilk kitap
- Hand Me Down World
- Erebos
- Efrasiyabin Hikayeleri by Ihsan Oktay Anar
- Three Cups of Tea
- Birthday Stories by Haruki Murakami
- Blink Now
- Dark River by John Tweve Hawks
- Blue Pastures by Mary Oliver


Simdilik aklima gelenler bunlar. Daha yil bitmedi :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Erebos


Tatilde okudugum nadir kitaplardan biri. Metroda gezinirken aslinda Elif Safak'in yeni cikan Iskender romanini almaya niyetlenmisitm, sonra biraz sayfalarini karsitirinca bu kadar huzunlu bir kitaptansa cok saanlar listesindeki baska bir kitap dikkatimi cekti. Normalde mesafeli durdugum cok satan kitaplarin aksine Erebos'un kisa ve carpici tanitimi ilgimi cekti:

Bu bir oyun,
Seni izliyor,
Seninle konuşuyor,
Ödüller dağıtıyor,
Seni test ediyor,
Tehditler savuruyor,
Onun tek bir amacı var:
Seninle oyun oynamak istiyor.

Oyuncularıyla oynanan bir oyun!
Bu oyunu oynayacak kadar cesur musunuz?
Aklınızı sürekli meşgul edecek, etkisinden günlerce kurtulamayacağınız ve size baştan sona tırnaklarınızı

yedirtecek kadar sıradışı, gizemli, heyecan ve gerilim yüklü bir roman arıyorsanız erebos tam size göre…

Acaba bu kitap beni farkli dunyalara surukler mi diye dusundum ve bence cok da ucuz olmayan fiyatina ragmen kitabi aldim (20TL) . Yazarinin (Ursula Poznanski) kadin olmasindan oturu, acep bu hanim nasil bir macere romani yazmis diye de dusunmedim degil. Iki gunde yaklasik 500 sayfalik kitabi heyecanla okudum. Basinda tahmin ettigim olaylar silsilesi sonlara dogru hayalgucumu biraz asti. Belki daha yaratici bir son yazilabilirdi, ben sonunu biraz ucuz buldum acikcasi.

Oyun ve gercek hayat karisikligi gercekten ilginc bir fikir. Ayrica yazarin bolum bolum gercekten oyuna atlamasi da kitabin surukleyiciligini arttirmis. Insan oyun elimde olsa da ben de oynasam demeden edemiyor. Kitabi cok fazla methetmeyecegim, ama yine de okumaya deger.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Kosu!

Hayatima kattigim yeniliklerden biri daha, duzenli spor yapmak! Yaklasik 3-4 aydir arada zaman zaman aksakliklar olsa da haftada 3-4 gun spor salonuna gidiyorum. havalar daha yeni yeni duzeldigi icin kampus icinde de kosmaya basladim. Yillardir kofte gibi bilgisayrin karsisinda oturan Ezgi nasil oldu da spora basladi? Gobusu nasil eriyor? Aslinda en onemli etkenlerden biri duygusal hayatim, terapi niteliginde spor yapmaya basladim ve gerekcekten ise yaradigini farkettim. Ikincisi de hayranlikla takip ettigim Tim Ferriss. Ucuncusu de Haruki Murakami ve "What I Talk About When I Talk About Running" ( Kosmaktan Bahsederken Neden Bahsediyorum , bog berbat bi ceviri oldu) adli kitabi. Sondan baslayarak gidersek, gecen yazin sonunda Haruki Murakami cilginligimin doruklarindaydim. Kosmaya nasil basladigini ve kosarken neler hissettigini anlatan kitabini okudum. Icime ilk kosu tohumlarinin atildigi andi sanirim. Ben aslinda kosmayi bu kitabi okumadan once pek sevmezdim, ki kendime de iyi gelecegini sanmazdim, cunku sikici bulurdum. Kosmak tek kisilik bir aktivite oldugu icin bana biraz bencilce gelirdi, gerci takim oyunlarini da pek sevmem onca insani agiz kokusunu cek vs. diye ( egom konusuyor, aslinda takim oyunlari cok faydali :)) Velhasilkelam, Bilkente gelince derslerin yogunlugundan, yapacak isleri yapmak istemememden ve biraz da kendimi oyalama derdinden spor salonuna gitmeye basladim. Ilk donem yarim yamalak biraz kostum, sonra asil ikinci donem kosma kariyerimin ilk basamaklarini tirmandigim donem olacakti.

Sonra Subat tatilinde Tim Ferriss' in "4 Hour Body" ( 4 Saat Vucut) kitabini karistirdim. Kendisi hayat denen meretin sirlarini cozme yolunda deneyler yapiyor. Kendi sirketini kurmus, sonra is yogunlugundan sikilip islerini outsource etmeye baslamis ( yani sanal asistanlarina yuklemis isleri) ve Avrupaya yaptigi bir seyahatla hayatini yavas yavas degistirmis bir girisimci. Bir dakikada 32 Tango donusuyle Guiness Rekorlalar Kitabina giren ilk Amerikali , ustune Ulusal Cin Kickbox Sampiyonu, 5 dil konusuyor ( su siralar aktive ettigi 6. dili saymazsak :P ). neyse daha birsuru seyler yapmis, ilgilenenler websitesinden biyografisini okuyabilirler. Bunlarin disinda iki tane New York Times en cok satanlar listesine girmis iki de kitabin yazari ( "4 Hour WorkWeek" ve "4 Hour Body"). Sadede geleyim, iste bu kitap haftada 4 saat ayirarak nasil vucudunuzda harikalar yapabileceginizi anlatiyor. Ister marathon kosmak isteyin, isterseniz kas yapmak ya da saglamliginizi arttirip yuzme tekniginizi gelistirmek. Su videoya bir goz atin:


Iste bu kitapla da gaza gelerek ben duzenli kosmaya basladim. Belirli bir programim ya da mentorum yok ki bu da bana yol su sakatlik olarak geri donuyor. Yeni baslayanlarin yaptigi en buyuk hatalardan biri olan asiri yuklenmeyle sag bilegimde ufak capli bir sakatliga bile neden oldum, neyseki simdi iyi durumda. Sonra Ezgi ne mi yapti? Tabi ben sonuc ve macera odakli bri oldugum icin hemen yine sevgili dostum Google a " turkiye maraton" yazarak Turkiye de yapilan yarislari arastirmaya basladim. Veee ilk kosumu 6. Bursa Tarihi Kent Kosusunda bitirdim ( merak edenlere 15km yi 1:28 de kostum). Sondan 3. geldigimin benim icin cok onemi yok amacim bitirebilmekti ve bitirdim hem de Bursanin yokuslu inisli cikisli sokaklarinda. Aslinda amacim bu kosuyu 14 Mayista Bozcaada da duzenlenen "NewBalance Bozcaada YarimMaratonu ve 10K" ya hazirlik olarak tamamlamakti. Gectigimiz iki hafta idman eksikliginden ve ayagimdaki sakatliktan dolayi Bozcaada da 10K kostum ( 1:01 de). Iki gun Bozcaada da kafa dinledim ve ilk madalyami aldim :) Super mutlu yarinlara umutluyum :) Bundan osnraki hedefim bir yarim marathon kosmak ama yaz sezonuna girdigimiz icin ufukta bir hedef yok. Bursanin bir ilcesinde Kazanci kosusu duzenlenecekmis ( sanirim 9 K di) ona katilmayi dusunuyorum Haziran sonunda.

Simdilik bu kadar, kosu maceralarimla yine gorusmek uzere!

13 Ocak 2011 Perşembe

Nara

Osaka'ya varisimin ikinci gunude Ermanla birlikte Nara ya gittik. Nara eskiden Japonya'nin baskentiymis. Sehre tarihi bir doku hakim. Bana biraz Bursa'yi andirdi :)

Uzun bir sokaktan yuruyerek turistik bolgeye variliyor. En buyuk atraksiyonlardan biri icinde dunyanin en buyuk Buda heykeli bulunan tahtadan yapilmis Toda-ji Tapinagi:



Heryerde geyikler dolasiyor. O kadar coklar ki... Hem de insanlardan hic korkmuyorlar:




Tabi elimizde yem olunca huraa diye Erman'in uzerine atildilar ve elini azicik isirdilar:P Yine de cok canayakinlar:




Tapinaklara girerken ozellile orta boy ya da kucuk olanlarinda uzun bir ipe bagli cani calip sayginizi iletiyorsunuz:





Ayrica bircogunun onunde tahra masrapali cesmeler ve dilek direkleri oluyor. Bir suru cekmeceli bir kutudan cektiginiz bu dileklerde iyi bir sey yaziyorsa kagidi kendinize sakliyorsunuz, eger kotuyse geri asiyorsunuz. Isine gelirse :P Biz tabi bunu Tokyo ya gittigimizde Rumi den ogrendik.




Vee gelelim Toda-ji tapinaginin girisne. Giriste heybetli bir kapi var. Tapinagi bu savascilarin koruduguna inaniliyor. Baya korkunclar:




Tapinaktaki en ilginc seylerden biri de bu sutunun icindeki delikten gecmeye calisan insanlar. Bu delikten gecenlerin ote tarafta gunahlarindan kolayca arinip refaha erecegine inaniliyormus:




Iste Buddha!








Yolda bir cenaze arabasi gorduk, ne kadar da satafatli:



Nara'nin turistik yerlerini gezdikten sonra kendimizi dar sokaklara vurduk. Pasajlarin icinden gecerek kucuk bir restoran bulup koca bir menuyu paylastik. Yediklerimizi acliktan direk midemize indirmisiz:P