18 Aralık 2011 Pazar

2011 Kitaplarim

O la la! Zaman ne cabuk da geciyor. Bir bakmisiz 2011 olmus! Gelelim bu senenin kitaplarina... Yeni evime tasindigimdan beri, yaklasik 2.5 aydir internetim yoktu. Bu sure icinde tam bir kitap kurduna donustum. En son okudugum kitaptan baslayarak son bir kac ayimi ozetliyim:

 "A Handbok of American Prayer" by Lucius Shepard:
Bu kitabi son zamanlarin en kiyak yayinaevi olan ConcordFreePress sayesinde edindim. Bu yayinevi kitaplari basiyor basiyor, sonra da bedavaya dunyanin heryerindeki okuyuculara gonderiyor. Siz de kitabi aldiginizda okuyup bir iyilik yapiyorsunuz. Bu yayinevi baslibasina bir blog yazisi gerektirir belki ama simdilik kisa keselim. Gelelim kitaba... Kahramanimiz Wardlin Stuart sabikali bir dua yazicisi. Olmasini istedigi seyleri siir seklinde kaleme aliyor ve gerisini Yalnizlik Tanrisina havale ediyor. Sonra da bir bakiyor dilekleri gercek olmus. Cogu duayi aslinda kendi icin degil de baskalari icin yaziyor. Cevresindekilere nasil isteklerini dualara dokebileceklerini ogretmek icin kitapla ayni ismi tasiyan bir kitap yaziyor. Kitap icinde kitap olayi. Herkesin dualarinin gercek oldugu bir dunya dusunebiliyor musunuz? Tabi Wardlin icin de her sey gulluk gulistanlik gitmiyor, baskalarina ogrettigi bu bir nevi aladdinlik yetisi basina isler aciyor. Ama yine de Wardlinin duas herkiesi duasini dover :) Ilginc bir kitap, dili oldukca eglenceli ve zor. Cok sikisik bir zamanima denk geldigi icin bilmedigim kelimelere odaklanamadim ya da cok not alamadim. Wardlin'in bir duasindan kisa bir kuple: 'O aksam eve yurudu Herseyin vaadedildigi sokaktan gecerek Sadece onun varoldugu mezarliga donmek ve Sonsuza dek orada oturmak icin Kendini kendine aciklayarak Kendi gizemi icinde biraz sarhos, kendi nostaljik zehirine batmis'



 Lost Cyclist by David Herlihy: Bu kitaba Portlandan donerken havaalaninda rastladim. Son zamanlarda bisiklete baya bindigim icin ilgimi cekmis olmali. Kitabi almaya karar vermemdeki bir baska neden de bir kisminin Turkiye de geciyor olmasi. 


Kitap iki bolumden olusuyor. Once William Sachtleben ve Thomas Allen'in bisikletli dunya turlarindan bahsediyor, ve ayni zamanda bisikletin tarihiyle ilgili oldukca ayrintili bilgiler var. Daha sonraysa ayni seyi ters yonden denemeye calisan Franz Lenz in hikayesi. Lenz Amerikadan baslayarak Japonya, Cin, Hindistan, Iran uzerinden Istanbula varmayi planliyor. Cok inatci bir kisiligi var, ve zorda kalmadikca bisiklet harici bir baska ulasim aracini kullanmiyor. Gerci baska bir seye binmiyor da, cok zorlandiginda civardan koleler bulup onlara tasitiyor bisikletini. Tee koca Cin'i Hindistani geciyor da, Erzurum' a geldiginde Deli Baba gecidi civarinda Kurtler trafindan olduruluyor. Olaylar 1890larin sonunda gerceklesiyor, tam da Ermeni ayaklanmasinin ciktigi donemler. Lenz'i bulmak icin Amerika Sachtleben'i gonderiyor. 
Oldukca detayli, surukleyici bir hikaye. Hikayeler Amerikan bir yazar tarafindan derlenmis/yazilmisve yazar objektif olmaya calismis. Lenz'i bulmak icin Erzurum'a donen Sachtleben'in yazismalari en ilgimi ceken kisimlardi. 


1Q84 by Haruki Murakami: 
Yilin kitabi! Sonunda Murakami'nin 2 yildir dort gozle bekledigim 1000 sayfalik kitabi Ingilizceye cevrildi! Bu sene Ekim ayini iple cektim, pasa 'Wake me up when september ends' mirildanarak gezdim ve sonunda Ekim geldi. Derslerdi, seyahatti vs derken bir oturusta bitiremedim ama sanirim yaklasik 1.5 haftami aldi. Bekledigimie de degdi. 1984 yilinin tamamina yayilan hikayede iki cocukluk aski (Aomame ve Tengo)  paralel bir evrende birbirlerini bulmalari gerektigini anliyorlar. Murakami'nin Aomame gibi siradisi bir karakteri yazmis olmasi beni sasirtti dogrusu. Agizlarindan kucuk insanlar cikan bir koyun, iki ayli bir paralel evren,  aktivist bir komun hayati, klasik Murakami kargasi ve daha binbir garip parcadan olusan bir kurgu... 


Cat's Cradle by Kurt Vonnegut:

Beni cok etkileyen bir baska yazar daha. Sanirim bu sene kesfettigim onemli isimlerden biri. Henuz sadece Cat's Cradle ve Slaughterhouse 5 i okuyabildim.  
Kitabin kahramani aslinda unlu Amerikalilarin Hiroshima ya atom bombasi atildiginda neler yaptigini konu alan bir kitap yazmak istiyor. Bunun icin kurgusal bir Nobel odullu olan Felix Hoenikker'in ailesiyle iletisime geciyor. Garip bir sekilde kahramanimiz ve Felix amcanin cocuklari kendilerini Karayipteki hayali bir ada olan San Lorenzo da buluyorlar. Asil bomba da Bokonon. Bokonon acayip bir kesis/tanri. Bokonizmde de insanlar ayaklarinin altini birbirlerine dokundurarak ibadet ediyorlar. Okurken gulduren, gulup de dusunduren, surukleyici bir kurdu.


Tum okudugum kitaplari boyle kisa kisa anlatmak isterdim ama simdilik sadece isimlerini verip gececegim:


- Extremely Loud & Incredibly Close by Jonathan Safran Foer : etkileyici, duygusal...
- Born to Run by Christopher Mcdoughall : O la la, kos Ezgi kos...
- Rut by Scott Phlipps ( ConcordFreePress) : zorla bitirdim
- Why Men Marry Bithches: cuk oturan bir kitap
- Kayip Gul : Ask'tan esinlenerek 
- Deniz Cingenesi : yelkenliyle Dunya turu, ben de istiyorum!
- Kucuk Bey by Soseski Natsume: Japoncadan Turkceye cevrilen ilk kitap
- Hand Me Down World
- Erebos
- Efrasiyabin Hikayeleri by Ihsan Oktay Anar
- Three Cups of Tea
- Birthday Stories by Haruki Murakami
- Blink Now
- Dark River by John Tweve Hawks
- Blue Pastures by Mary Oliver


Simdilik aklima gelenler bunlar. Daha yil bitmedi :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Erebos


Tatilde okudugum nadir kitaplardan biri. Metroda gezinirken aslinda Elif Safak'in yeni cikan Iskender romanini almaya niyetlenmisitm, sonra biraz sayfalarini karsitirinca bu kadar huzunlu bir kitaptansa cok saanlar listesindeki baska bir kitap dikkatimi cekti. Normalde mesafeli durdugum cok satan kitaplarin aksine Erebos'un kisa ve carpici tanitimi ilgimi cekti:

Bu bir oyun,
Seni izliyor,
Seninle konuşuyor,
Ödüller dağıtıyor,
Seni test ediyor,
Tehditler savuruyor,
Onun tek bir amacı var:
Seninle oyun oynamak istiyor.

Oyuncularıyla oynanan bir oyun!
Bu oyunu oynayacak kadar cesur musunuz?
Aklınızı sürekli meşgul edecek, etkisinden günlerce kurtulamayacağınız ve size baştan sona tırnaklarınızı

yedirtecek kadar sıradışı, gizemli, heyecan ve gerilim yüklü bir roman arıyorsanız erebos tam size göre…

Acaba bu kitap beni farkli dunyalara surukler mi diye dusundum ve bence cok da ucuz olmayan fiyatina ragmen kitabi aldim (20TL) . Yazarinin (Ursula Poznanski) kadin olmasindan oturu, acep bu hanim nasil bir macere romani yazmis diye de dusunmedim degil. Iki gunde yaklasik 500 sayfalik kitabi heyecanla okudum. Basinda tahmin ettigim olaylar silsilesi sonlara dogru hayalgucumu biraz asti. Belki daha yaratici bir son yazilabilirdi, ben sonunu biraz ucuz buldum acikcasi.

Oyun ve gercek hayat karisikligi gercekten ilginc bir fikir. Ayrica yazarin bolum bolum gercekten oyuna atlamasi da kitabin surukleyiciligini arttirmis. Insan oyun elimde olsa da ben de oynasam demeden edemiyor. Kitabi cok fazla methetmeyecegim, ama yine de okumaya deger.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Kosu!

Hayatima kattigim yeniliklerden biri daha, duzenli spor yapmak! Yaklasik 3-4 aydir arada zaman zaman aksakliklar olsa da haftada 3-4 gun spor salonuna gidiyorum. havalar daha yeni yeni duzeldigi icin kampus icinde de kosmaya basladim. Yillardir kofte gibi bilgisayrin karsisinda oturan Ezgi nasil oldu da spora basladi? Gobusu nasil eriyor? Aslinda en onemli etkenlerden biri duygusal hayatim, terapi niteliginde spor yapmaya basladim ve gerekcekten ise yaradigini farkettim. Ikincisi de hayranlikla takip ettigim Tim Ferriss. Ucuncusu de Haruki Murakami ve "What I Talk About When I Talk About Running" ( Kosmaktan Bahsederken Neden Bahsediyorum , bog berbat bi ceviri oldu) adli kitabi. Sondan baslayarak gidersek, gecen yazin sonunda Haruki Murakami cilginligimin doruklarindaydim. Kosmaya nasil basladigini ve kosarken neler hissettigini anlatan kitabini okudum. Icime ilk kosu tohumlarinin atildigi andi sanirim. Ben aslinda kosmayi bu kitabi okumadan once pek sevmezdim, ki kendime de iyi gelecegini sanmazdim, cunku sikici bulurdum. Kosmak tek kisilik bir aktivite oldugu icin bana biraz bencilce gelirdi, gerci takim oyunlarini da pek sevmem onca insani agiz kokusunu cek vs. diye ( egom konusuyor, aslinda takim oyunlari cok faydali :)) Velhasilkelam, Bilkente gelince derslerin yogunlugundan, yapacak isleri yapmak istemememden ve biraz da kendimi oyalama derdinden spor salonuna gitmeye basladim. Ilk donem yarim yamalak biraz kostum, sonra asil ikinci donem kosma kariyerimin ilk basamaklarini tirmandigim donem olacakti.

Sonra Subat tatilinde Tim Ferriss' in "4 Hour Body" ( 4 Saat Vucut) kitabini karistirdim. Kendisi hayat denen meretin sirlarini cozme yolunda deneyler yapiyor. Kendi sirketini kurmus, sonra is yogunlugundan sikilip islerini outsource etmeye baslamis ( yani sanal asistanlarina yuklemis isleri) ve Avrupaya yaptigi bir seyahatla hayatini yavas yavas degistirmis bir girisimci. Bir dakikada 32 Tango donusuyle Guiness Rekorlalar Kitabina giren ilk Amerikali , ustune Ulusal Cin Kickbox Sampiyonu, 5 dil konusuyor ( su siralar aktive ettigi 6. dili saymazsak :P ). neyse daha birsuru seyler yapmis, ilgilenenler websitesinden biyografisini okuyabilirler. Bunlarin disinda iki tane New York Times en cok satanlar listesine girmis iki de kitabin yazari ( "4 Hour WorkWeek" ve "4 Hour Body"). Sadede geleyim, iste bu kitap haftada 4 saat ayirarak nasil vucudunuzda harikalar yapabileceginizi anlatiyor. Ister marathon kosmak isteyin, isterseniz kas yapmak ya da saglamliginizi arttirip yuzme tekniginizi gelistirmek. Su videoya bir goz atin:


Iste bu kitapla da gaza gelerek ben duzenli kosmaya basladim. Belirli bir programim ya da mentorum yok ki bu da bana yol su sakatlik olarak geri donuyor. Yeni baslayanlarin yaptigi en buyuk hatalardan biri olan asiri yuklenmeyle sag bilegimde ufak capli bir sakatliga bile neden oldum, neyseki simdi iyi durumda. Sonra Ezgi ne mi yapti? Tabi ben sonuc ve macera odakli bri oldugum icin hemen yine sevgili dostum Google a " turkiye maraton" yazarak Turkiye de yapilan yarislari arastirmaya basladim. Veee ilk kosumu 6. Bursa Tarihi Kent Kosusunda bitirdim ( merak edenlere 15km yi 1:28 de kostum). Sondan 3. geldigimin benim icin cok onemi yok amacim bitirebilmekti ve bitirdim hem de Bursanin yokuslu inisli cikisli sokaklarinda. Aslinda amacim bu kosuyu 14 Mayista Bozcaada da duzenlenen "NewBalance Bozcaada YarimMaratonu ve 10K" ya hazirlik olarak tamamlamakti. Gectigimiz iki hafta idman eksikliginden ve ayagimdaki sakatliktan dolayi Bozcaada da 10K kostum ( 1:01 de). Iki gun Bozcaada da kafa dinledim ve ilk madalyami aldim :) Super mutlu yarinlara umutluyum :) Bundan osnraki hedefim bir yarim marathon kosmak ama yaz sezonuna girdigimiz icin ufukta bir hedef yok. Bursanin bir ilcesinde Kazanci kosusu duzenlenecekmis ( sanirim 9 K di) ona katilmayi dusunuyorum Haziran sonunda.

Simdilik bu kadar, kosu maceralarimla yine gorusmek uzere!

13 Ocak 2011 Perşembe

Nara

Osaka'ya varisimin ikinci gunude Ermanla birlikte Nara ya gittik. Nara eskiden Japonya'nin baskentiymis. Sehre tarihi bir doku hakim. Bana biraz Bursa'yi andirdi :)

Uzun bir sokaktan yuruyerek turistik bolgeye variliyor. En buyuk atraksiyonlardan biri icinde dunyanin en buyuk Buda heykeli bulunan tahtadan yapilmis Toda-ji Tapinagi:



Heryerde geyikler dolasiyor. O kadar coklar ki... Hem de insanlardan hic korkmuyorlar:




Tabi elimizde yem olunca huraa diye Erman'in uzerine atildilar ve elini azicik isirdilar:P Yine de cok canayakinlar:




Tapinaklara girerken ozellile orta boy ya da kucuk olanlarinda uzun bir ipe bagli cani calip sayginizi iletiyorsunuz:





Ayrica bircogunun onunde tahra masrapali cesmeler ve dilek direkleri oluyor. Bir suru cekmeceli bir kutudan cektiginiz bu dileklerde iyi bir sey yaziyorsa kagidi kendinize sakliyorsunuz, eger kotuyse geri asiyorsunuz. Isine gelirse :P Biz tabi bunu Tokyo ya gittigimizde Rumi den ogrendik.




Vee gelelim Toda-ji tapinaginin girisne. Giriste heybetli bir kapi var. Tapinagi bu savascilarin koruduguna inaniliyor. Baya korkunclar:




Tapinaktaki en ilginc seylerden biri de bu sutunun icindeki delikten gecmeye calisan insanlar. Bu delikten gecenlerin ote tarafta gunahlarindan kolayca arinip refaha erecegine inaniliyormus:




Iste Buddha!








Yolda bir cenaze arabasi gorduk, ne kadar da satafatli:



Nara'nin turistik yerlerini gezdikten sonra kendimizi dar sokaklara vurduk. Pasajlarin icinden gecerek kucuk bir restoran bulup koca bir menuyu paylastik. Yediklerimizi acliktan direk midemize indirmisiz:P

Kanazawa

Japonyanin guneyine olan bir gunluk ziyaretimden sonra rotami kuzeye, Kanazawa'ya cevirdim. Yolun yarisini Shinkansen ile yarisini da normal trenlerle gittim. Sehirde 3-4 saat gecirebildim cunku yol yaklasik 3.5 saat surdu. Osaka'ya git gel yaklasik 7 saatim yolda gecti. Kanazawa istasyonuna iner inmez hemen bir Turist Information bulup bisiklet kiraladim.

Kanazawa Japonyanin uc buyuk bahcelerinden Kenroku-en bahcesiyle unlu. Japon bahcesi dunyada unlu bir kavram. Ben de birini ziyaret etmeden donmeyeyim diyerek bu bir gunluk Kanazawa macerasina atildim. Geysha mahallelerinden girdim Samuray bolgeisnden ciktim. Altimda bisikletimin olmasi cok guzel oldu.

Iste Kenroku-en bahcesinden kareler:




Bahcivan teyzelerden biri:


Bahcenin icinde ayrica bir cay evi bulunuyor. Japon geleneklerine gore cay icmek ozel bir seromoni. Ben de bu cay evine girerek bir cay ictim. Iceride Japon geleneksel kiyafeti giyen garson teyzelerin fotograflarini cekmek yasak. Ben de sadece iceriden kareler aktayiroum. Iste cayim ve yaninda getirdikleri kucuk tatli kurabiyemsi atistirmalik:



Evin icinden manzaralar:


Bu yukaridaki ev, geleneksel bir Japon evi. Yerler bambu gibi kamistan yapilmis hasirlarla ortulu. Kapilar yana surgulu.
Cay icme gelenegine gore once cay evine giriyorsunuz, sizi ozel bir odaya aliyorlar, orada cayinizi bekliyorsunuz, iciyorsunuz ve bitirince bana sanki cay icme seromonisini basariyla tamamlamis olmamin odulu olarak su manzarayi gosterdiler. Cay evinin bahcesine bakiyor:



Cay evinden ciktiktan sonra bahcenin geri kalanini dolastim.



Sonra da bisikletime atlayip sehrin geri kalanini pedalladim. Geysha mahallesi, iki katli cay evlerinin bulundugu, aksam 5 ten sonra eglencelerin duzenlendigi bir yer. Sanirim bu hanimlar da bir eglenceye gidiyorlar:





Japonyada ( genel olarak Asyada) tenin beyazligi guzellik belirtisi. O yuzden herkes gunesten korunmak icin elinden geleni yapiyor. Uzun kolluk takanlar, semsiyesiz evden cikmayanlar heryerde...

Iste Geysha mahallesinden manzaralar:



Bu pembe kimono icindeki kizi biraz takip etmisim gibi oldu. Ancak onun boyle kimonolar icinde olduguna aldanip, yerel bir Kanazawali oldugunu sanmayin. Bircok turistik yerde bir kac saatlik ya da gunluk Kimono kiralayarak sehrin sokaklarinda gezebiliyorsunuz. Bu kizimiz da aslen Japon ama yine de boyle gezmek istemis. Goruldugu gibi o da fotograf cekiyor:





Geysha mahallesinden cikmadan bu okuldan donen cocuklara rastladim. Hepsi bir ornek canta ve sapka takiyor:



Yolda bir pazarin icinden gectim:



Burasi cok taze sushileri ile unluymus. Ben de bi dukkanda mola verdim ve cok ac olmamama ragmen sushileri huplettim. Bu fotograftakiler bitiremediklerim:



Bisikletimle buradan Samuray mahallesine gittim. Eskiden Samuraylarin ve ailelerinin yasadigi bu bolge simdilerde pek islek gozukmuyordu. Gerci benim trene yetismem gerektigi icin bisikletle hizlica turladim:







Kanazawa sakin bir sehirdi. Cok etkilendigimi soyleyemem ma yine de gittigime deydi bence.

10 Ocak 2011 Pazartesi

Hiroshima - Miyajima Adasi

Japonya' ya vardiktan iki gun sonra, Osakadan sabah erkenden Shinkansenlerden birine atlayip Hiroshima' ya gittim. Amacim once Miyajima adasina gidip sonrada geri Hiroshima ya gidip sehri ve muzeleri gezmekti. Shinkansenden inip yerel bir trenle JR pass la bedava binecegim 10 dakikalik feribotun kalktigi yere gittim.


Su an yanaimda JR pass yok, eve gidince resmini koyarim.
Sirada beklerken kosede masanin ustunde bir muhur gordum. Japonya da turistik yerlerin kendine ozel muhurleri olurmus, oraya gezmeye gidenler de defterlerine hatira olsun diye bu muhurlerden basarmis. Iste benim muhurlerimden bazilari:
Miyajima adasi Japonlar ici cok kutsal bir yermis. Eskilerden kadinlarin bu adaya ayak basmasi yasakmis, ve adada olenleri kutsalligi bozulmasin diye hemen baska bir yere gonderirlermis. Misen dagi adanin en yuksek noktasi. Oraya kadar cikilbiliyordu ama benim vaktim sinirli oldugu icin cikmadim. Adaya ulasir ulasmaz hemen bir bisiklet kiraladim. Iyiki de oyle yapmisim cunku heryeri gezebilmis oldum.

Miyajima adasinin en unlu yeri yuzen tapinak. Gelgitin durumuna gore ya cmaura batiyor ya da yuzuyor gibi gozukuyormus.

Yerli turistler su asagida gozuken sandallara 5-10 kisi dolusup bu Torii denen kapinin icinden geciyorlar.


Adanin her yerinde geyikler dolasiyor. Ingilizcede 'deer' denen bu hayvanlar bizde geyik/karaca olarak biliniyor. Insanlardan hic urkmeden istedikleri yerlere gidiyorlar. Kimse de kis kis demiyor, bunlardan ne guzel cevirme olur diye istahla hayvanlara bakmiyor, aksine ozel satilan geyik yemleriyle bu sirin hayvanlari besliyorlar.
Bu Torii denen kapi Itsukushima tapinagina aciliyor.


Bu tapinak siradan insanlar ayaklarini adanin kutsal topragina degdirmeden ibadet edebilsinler diye deniz kenarina insa edilmis. Her yeri turuncu renkte boyanmis, Budistlerin kutsal rengi. UNESCO Dunya Miraslari na dahil edilmis ama gerceten bunu haketmis cunku cok guzel.

Tam ben tapinakta gezerken bir dugunun fotograf cekimine denk geldim.
Gelin ve damadin geleneksel kiyafetleri cok ilginc. Adada gezerken de yine bu cifte bir kac kere daha denk geldim. Hemen dugun fotografcisinin arkasina gecip br kac kare daha yakalamaya calistim:
Bir diger ilginclikde tapinakta profesyonel fotografcilar tarafindan ilgiyle kardilanan budist din adamlari:
Neden oraya gelmisler tam anlayamadim ama bir suru fotograf cekildiler. Ben de heyecanla onlari takip ederken kameramin pili bitti:( Halbuki daha adada gezecegim bir suru yer varken. Ozellikle tepelrde bir suru tapinak var. Hepsinin ayri bir hikayesi kurulus sebebi var, buralardan aldigim brosurlerde anlatiliyor. Hele girdigim bir tapinakta cok buyuk bir ayine denk geldim. 50-60 kisi kadar yasli amcalar teyzeler bembeyaz giyinmisler ve ayinde hep beraber dua ediyorlardi. Malesef bunlarin fotograflari yok :(

Adayi yaklasik iki saat gezdikten sonra feribotla geri Hiroshima ya gittim. Atom bombasinin atildigi sehir! Simdiki haliyse yemsesil sipsirin bir yer. Bombanin atildigi bolgeyi cok guzellestirmisler, muzede bir eski halini bir de yeni halini gorunce aradaki fark cok belli oluyor. Muzeyi gezerken carpici resimler hikayelerle tuylerim diken diken oldu. Ben Japon olsam sanirim Amerikalilara cok kizgin olurdum, ama onlar sanki olayi kabullenmisler aksine cok sakin gorunuyorlar. Hele hele hala izleri yok olmamis bu olayin. Kanser oranlari gittikce dusmesine ragmen hala bi cok kazazede var. Savasin ne kadar berbat bir sey oldugunu iliklerime kadar hissettim, ama yine de Japonlarin tutumuna biraz sasirdim.

Heryerde bir suru origamiden kugu vardi. Kucukken Hayat Bilgisi kitabinda okudugum Hioshimali kizin hikayesinden izler gordum. Atom bombasi patladiginda iki yasinda olan Sadako Sakaki losemiye yakalanir ve hastaneye yatirilir. Sadako nun ziyaretine glen arkadaslarindan biri ona altin renginde kagitlar getirerek ona origamiden bir kugu yapar. Japon mitolojisine gore kim 1000 tane kagit kugu yaparsa onun bir dilegi gercek olurmus. Sadako da bu hikayeye inanarak kagittan kugular yapmaya baslar ancak 644. yu tamamlamadan vefat eder. Okul arkadaslari da kalan kugulari 1000e tamamlayarak onunla birlikte gomerler. Ben bu hikayeyi ilk duydugumda cok uzulmustum. Orada bir suru kagit kugu gorunce daha da huzunlendim.


Benim o sirada sarjim olmadigi icin bu resim Wikipediadan:

Muzeyi ve cevresindeki parki da gezdikten sonra karnim acikmisti. Hiroshima Okonomiyaki denen bir yemegiyle unlu. Kalin bir krebin ustune bir suru soya filizi, istege gore ahtapot/balik, taze sogan, ozel yosun baharatlari, lahan, peynir ve daha bir suru sey koyup pisiriyorlar. Ben cok begendim. Yemesi biraz zahmetli cunku hem izgaranin ustunde yiyorsunuz (ocakbasi) hem de benim yedigim yerdeki teyze bana bir spatula ve bir de cubuklardan vermisti:) Resim suradan:

Yemegimi de yedikten sonra aksam geri Osaka ya dondum. Gezdigim baska yerler bir dahaki postlara...

9 Ocak 2011 Pazar

Konnichiwa Japonya!


Ben hep tatile giderken hevesle dolar, tatilden donerken de usengeclikle siradan yasamimin icinde kaybolur giderim. Gidecegim yerlerle ilgili o okudugum blog yazilari, gezi onerileri, kitaplar tam tekmil rehberler hepsi yavas yavas hafizamin tozlu cekmecelerine kaldirilir. Ta ki gittigim gezdigim yerlerden sevdiklerime bahsedene kadar. Ozenle cikardigim o hatiralar isleri bitince yine yerlerine kaldirilir. Ama bazen de hic olmaz ya benim gittigim yerlere gidecek insanlarla karsilasir onlara tavsiyelerde bulunur yardimci olurum.

Iste bu yazi belki internetin bir kosesinde 'Japonya gezi notlari' diye arastiran birilerine , ya da bu Japon gavurunun memleketi nasil bir yer ola ki diyen sedir seyyahlarina yazildi!

Yine bu buhranli giris yazisindan sonra faydaci kisiligime burunup gezdigim gordugum yerlerden bahsedeyim ben en iyisi:

Gezdigim sehirler/bolgeler :
Osaka - Nara - Hiroshima - Miyajima Adasi - Kanazawa - Fukuoka (Kyushu Adasi) - Nagoya (Toyoto Fabrikasi) - Tokyo - Kyoto - Kobe - Koyasan Dagi

Nasil gezdim?

Trenle! Japonyanin meshur hizli treni Shinkansenle 7-8 saatlik yollari 2 saatte gidebiliyorsunuz. Ben Japonya ya gitmeden San Diego dan JR Pass adindaki bir haftalik bir tren bileti aldim. Normalde Osaka-Tokyo arasi 2 saatlik tren yolculugu icin 200-250 lira ( 130.000 Yen ) vermeniz gerekirken, bu JR Pass ile bir haftlaik bileti 400 dolara aldim ve bir cok yeri cabucak gezdim :)Sadece Japonya disindan turistlere veriliyor bu bilet, cok faydali...

Trenler cok guzel, konforlu ve dakik. Eger tren 1-2 dakika gec kalkarsa ya da gelirse, ooo nerede kaldi bu tren yahu amma da gecikti diyorlar. Ne kadar hizli oldugundan bahsetmiyorum bile, adi ustunde mermi tren... (bullettrain) Ama icindeyken o kadar fena olmuyorsunuz.

Sehir ici ulasiminda da metro, bisiklet ya da cogunlukla tabanway. Ilgimi ceken seylerden biri si de metrolardaki tren kompartmanlarini bazilari sadece bayanlara ayrilmis. Icinde birsuru kadin oluyor, pembe tutma yerleri, kadinlara yonelik reklamlar vs.. Binis yerleri de yandaki gibi ozel :P

Japonlar
ilginc bir toplum. Kadinlarla erkekler arasinda degisik bir sosyal iliski var. Mesela sokakta yuruken bir suru mini etekli kizlar var ama kimse donup bakmiyor, cunku birsuru var :P Ne Amerika da ne Avrupa da bu kadar kayitsizlik gormemistim, Japonlari takdir ettim, cunku belki de bu yuzden herkes istedigini giyebiliyor, rahat rahat...Ozellikle buyuk sehirlerde kizlar cok kokos ve marjinal giyiniyor. Cok rahatlar ama yakin temas pek hos karsilanmiyor. Kolkola gezen ya da sokakta opusen ciftlere rastlamak guc. Bir o kadar ilginc olan sey de yandaki fotografta gozuken Love hotellerin coklugu. Cesit cesi
t temali bu saatlik ya da gecelik kullanilar sevisme otelleri her yerde karsiniza cikabiliyor. Iceri girdiginizde de hic kimse ile konusmaya gerek olmadan resepsiyon gibi kisimdaki bir kutudan oda anahtarinizi alabiliyormussunuz. Sokakta el ele tutusunda ya da opusunce donup yuzunuze bon bon bakan insanlar aksam kendilerini Love Hotellere atip genc liseli/universiteli kizlarla kiristiriyor. Biraz tuhaf...

Neler Yedim?

Neler yemedim ki! En cok sevdigim yemek tempur
a balik/kalamar kizatmalari oldu. Sushi de cok yedim hem de cesit cesit. Bir de en favori tatlim Beard Papa's. Bizdeki cikolatasiz ekler gibi ama yok boyle bir lezzet.

Simdi mukellef bir Japon sofrasini taniyalim:

Tempura dedigimiz kizarmis yemek oluyor. Yaninda da cok guzel bir sos var, ona banip bnaip yiyorsunuz. O icinde cicek gibi dilimlenmis havuc olan sey de Miso corbasi. Icinde tofu, deniz yosunu, havuc, taze sogan vb. seylerin bulundugu leziz bir corba, damak tadimia cok uygun, severek ictim:)
Sonra onun sagindaki kasede yesil cay var. Japonlarin vazgecilmezi bizim ince belli bardakta mis gibi demlenmis cay gibi onlarin icin kaliteli bir yesil cay.
Buyuk yuvarlak kapta da cesit cesit sushi, sashimi fln bulunuyor. Sushi yi ben cok severek yiyorum. Cig somon, yengec, ahtapot, havyar ya da tutsulenmis somon gibi deniz mahsulleri genelde yanina salatalik, avakado vs. gibi sebzelerle pilavin icine rulo yapiloyor. Balik ustunde de olabilir o zaman sashimi oluyordu galiba. Buyuk kabin solundaki yayvan kasede de soya sosu var, sushi ona bandirilarak yeniyor. Turkiye de sushi cok pahali ama oralarin kebabi sushi sonucta :) Amerika da da makul fiyatlara siklikla yemistim ben.

Diger tabaktaki beyaz seyler de sicak havlu/elbezi. Cok takdir ettigim bir gelenek, mis gibi sicacik havlularla yemege oturmadan elinizi yuzunuzu siliyorunuz. Cok temiz oluyorsunuz :P

Bize bu yemegi San Diegodan arkadasim Rumi nin annesi ismarlamisti. O yuzden sofa mukellef.

Simdilik bu kadar. Bir dahaki yaziya gezdigim gordugum yerlerden bahsederim.

7 Ocak 2011 Cuma

Firsat Yakalama Sanati

Hayat bir suru firastlarla dolu. Okulda, iste, tatilde, biriyle muhabbet ederken.... Ve internette!

Su ana kadar internet yoluyla yakaladigim firsatlar sanirim gercek hayatta yakaladigim firsatlardan kat kat fazladir. Hersey basit sorularla basliyor. Nasil yurt disinda yaz staji bulurum? Tatilde en ucuz ve hatta bedavaya nerede kalabilirim? Avrupayi nasil gezerim? Koseyi nasil donerim? :)

Firsatlari nerede bulabilirim? Ya da firsatlari nasil yaratabilirim? Birincisi daha naif bir yaklasim, ikincisi ise belki de bir yetenek. Ben genelde birinci soruyla hasir nesir oluyorum. Neden peki? Insanlar neden firsat pesinde kosar? Bir seyi ne firsat yapar? Cogunlugun icinde azi ve yekpare olanini mi bulmak firsat bulmak? Farkedilemeyeni farketmek? Neden kimileri poposunun uzerinde oturmayi yegelerken kimileri de daha ucuzunu daha vermilisini daha guzelini arar?

Bu kadar felsefi sorunun uzerine sig bir bicimde ta taa ben firsatlari boyle yakalarim iste diye konuyu degistirip, cevabini bilemedigim sorulardan pragmatik cevaplara geciyorum. Faydaci bir yaklasim firsat yakalamanin altin kuralidir :)

Ben boyle de firsatciyim soyle de guzel firsatlar yakaladim iste diye boburlenmek degil amacim. Cogu yakaladigim firsat da biraz kursagimda kaliyor paylasamadigim icin, gerci oldukca seviniyorum her seferinde :) Bu yazi da bu kursak nazar iliskisini bir nebze olsun iyilestirmek icin yazildi. Belki birileri bu yaziyi okur ve benim deneyimlerimden faydalanir diye....

Gelelim benim firsatlari nasil yakaladigima:

1- Google it!

Ibret olsun diye bir ornek vereyim. Ben yaz stajlarimi hep boyle buldum. 'Computer Science Internship' yazdim google a, sonra onume cikan milyonlarca sonuctan basladim elemeye. Google Summer of Code u ve Irlandadaki yaz stajlarimi boyle buldum. Hersey basit bir soru ya da anahtar kelime ile basliyor. Tanri Google u korusun :)

2- Daha guzel Google it!

Mesela aradigin seyi bulamadin, o zaman arayis seklinde bir sorun var. Daha guzel ara. Daha anlamli sorular anahtar kelimeler kullan. Aradigin seyi bulamama ihtimalin Google arama sanatindaki ustaliginla ters orantili.

3- Sosyal agini kullan!
Benim somut anlamda cok az ama soyut anlamda daha fazla kullandigim bir yontem. Birsuru isini bilir arkadasin sana firsatlardan haber veriyorsa ne ala. Kullan onlari :) Gercek arkadaslarin yardimci olamiyorsa, sanal arkadaslarini kullan. Twitter misal :)

4- Twitter i ve sansini kullan!
Yine ibretlik bir paylasim yapiyorum kendimden ornekler vererek:

Ben San Diegodayken, annemle babam iki haftaligina bnei ziyarete geldiler. Bir araba kiralayip Kaliforniyadani altini ustune getirip ustune Las Vegas, Grand Kanyon, Arizona ya kadar gezdik tozduk. Onlar gelmeden bir iki ay once ben biz nerede kaliriz, nasil araba kiralariz diye dusunmeye baslamisitm. Twitter a da o zamanlar yeni yeni alisiyorum. Kalacak yer ayarlamaya calisirken AirBnb adinda bir site buldum. mottolari 'Insan gibi seyahat et!' (Travel Like a Human) olan bu sistemde insanlar evlerini/odalarini/botlarini/ucaklarini/agac evlerini/ satolarini kiraliyorlar. Asagidaki video biraz fikir verebilir:



Daha o zamanlar kurulum asamasinda olan bu siteyi sanirim YCombinator ( yeni kurulan teknoloji sirketleri icin melek yatirimci/destekci) dan duymustum. Sonra twitter hesaplarini takip etmeye basladim veeeee kuruluslarini duyurmak icin yaptiklari bir promosyona denk geldim :)

Kaliforniyanin guneyinde baslayarak San Fransiscoya kadar birer gun arayla her sehir icin 100 dolar civarinda kupon kodu dagitiyorlardi. Biz de bu rota uzerinde seyahat edecegimiz icin hemen ise koyuldum. Mesela Santa Cruz - San Fransisco arasindaki daglik bolgede ( Los Gatos) geceligi 180$ olan bir Zen Evinde bedavaya kaldik.

Los Angeles da Yahudi bir ciftin Beverly Hills deki sirin Ispanyol tarzi evlerinde geceligi 50$ kaldik.

San Fransiscoda bir tasarimcini sirin kutu gibi evinde geceligi 30$ a kaldik. Ancak annem banyonun kapisi kilitlernmiyor diye huylandi ve Hotels.com daki son dakika firsatlarinda yararlanarak
yine geceligi 30 dolara cok guzel bir otelde kaldik.

Tabi bu AirBnb firsatlarinin cogunda twitterda buldugum kuponlar sayesinde bu kadar ucuza kalabildik. Daha bitmedi. Sonra Erman beni San Diegoya ziyarete geldiginde 5 gece iki ayri evde bedavaya kaldik :)

5- Firsat siteleri

Ozellikle su siralar cok populer olan firsat yakalam yontemlerinde biri. Amerikada Groupon Turkiyede ise Sehirfirsati Grupfoni gibi sitelerde ortaya cimis bir yontem. Takkip etmesi zaman kaybina yol acabilir ama zaten emek olmadan yemek yok...

6- Azim!



Belki bu posta daha sonra devam edebilirim. Final haftasinda olmam sebebiyle kisa tutuyorum.

Bu post da irade-i mirade yekka i car olsun!

6 Ocak 2011 Perşembe

Ingilizce Sesli Kitaplar : PodioBooks

Benim cogul sporlarla aram pek iyi degil, gerci cogul ne ile aram iyi orasi pek bilemiyorum. Bir turlu sporu hayatimin bir parcasi yapamadim. Biraz aliskanlik meselesi biraz da heves. Masa tenisi lise yillarimdan kalan bir yadigar, ama pek oynayacak arkadas bulamiyorum :( Ben de son bir yildir bu koftilige son verme niyetine girdim. San Diegodayken okulun havuzunda yuzuyordum. Simdilerdeyse kosmak yeni favorim. Haftada 3 er 4 er gun 5-7km arasinda kosuyorum. Oncesinde bir kas calisiyorum ama pek bir geri donus yok simdilik. Hava cok soguk olmazsa kampus cevresinde de kostugum oluyor ama Dogu kampus yokusu biraz zorlayici. Tabi kosarken cok canim sikiliyor oyle git git nereye kadar diye dusunuyorum. Kosu aliskanligima ivme kazandiran seylerden biri de bu sesli kitaplar.

Iki yildir PodioBooks adli sesli kitap paylasim sitesinin takipcisiyim. Kitaplarin cogu, ya
zarlari tarafindan okundugu icin hem daha heyecenli hem de daha ozel oluyor. Kitaplarin buyuk bir cogunlugu Ingilizce, bir kac tane de Italyanca var. PodioBooks da oyle cok fazla bilindik kitaplar yok. Bunu bir is modeli olarak kullanip bir cok yazar kitaplarini ilk defa PodioBooks icin okuyor.
Peki ben PodioBooks u neden seviyorum?
- ses kalitesi cok iyi
- yazar tarafindan okunmasi kitabi dinlerken ayri bir hava katiyor
- bedava :)
- bir cok konuda kitap bulabiliyorum
- sitenin kullanimi kolay, ve direk kitap bolumlerini mp3 olarak kaydedebiliyorum
- Ingilizce birseyler dinlemek hosuma gidiyor, dinleme aliskanligim artiyor

Peki neden boyle bir sesli kitap paylasim/yaratim sitesi Turkce icin yok? Elimizde neler var?
SesliKitapGonulluleri sadece gorme ozurlulere yonelik bildigim kadariyla.
Kultur bakanliginin sitesi de sadece gorme ozurlulere hizmet veriyor.
Turkiye de sesli kitap cogunlukla gorme ozurluler icin ya da kitap okumaya zamani olmayanlar icin lanse ediliyor. Halbuki podcastlar ve sesli kitaplar da herkes tarafindan zevkle dinlenebilir. Bunun nedeni belki de kitap okuma aliskanliginin dusuk olmasiyla iliskilendirilebilir. Binbir cesidi ureyen muzik calarlar aslinda sesli yayinlarin artisina sebep olmasi lazim. Bilemedim ben ...

Neyse gelelim benim PodioBooks tavsiyelerime:
ShadowMagic : Ilk PodioBooks kitabim. Iyi ki de ilkmis, cunku cok sevdim. Kahramanimiz Conor in antik Keltlerin diyarina olan ziyaretini anlatiyor. Birazcik Irlanda mitolojisine gondermeler. Yazar John Lenahan Irlandali ve yni zamanda cok basarili bir sihirbaz ve komedyenmis :) Ben bu kitabi okurken Irlandadaydim :) Belki de o yuzden cok sevdim ama Lunasa adli muzik grubuyla da boylelikle tanismis oldum.
The Prince of Hazel and Oak : ShadowMagic in devami...
I Sold the Moon : Aydan parsel satmaya calisan bir gencin hikayesi. Eglenceli bir dinleme
In Search of #6 : Son favorim. Iki en iyi arkadasin Seattle dan San Fransisco ya kadar olan bisiklet turunu anlayitiyor. In Search of #6 kismi da biraz komik. Kahramanimiz Damon hayatinda sadece 5 kizi opmus ve bu maceraya atilirken 6. yi da bulucam opucem diye bir hedef koyuyor onune. Erkekler... Bisiklet turuna cikarken bile akilllari nerede :P
The Pocket and the Pendant : Bugunlerde bu kitabi dinliyorum. Henuz 6 bolum okudum, simdilik zaman durdu ve olaylar gelisiyor :)
UnKillable : Oldurulup tekrar bir fare tarafindan intikam almak icin dunyaya dondurulen bir adamin hikayesi. Bolum bolum ayda bir kac defa yayinlaniyor, daha bitmedigini bildigim icin daha heyecanli...

Bu da irade-i mirade yekka i seyek

5 Ocak 2011 Çarşamba

2010 Kitaplarim


2010 senesi benim icin sanirim en cok Ingilizce kitap okudugum yil olmustur. Bunun sebeplerinden biri San Diego da Turkce kitap bulamamamdi. Gerci bir cok kitaba ozlem duysam da yerlerini hic kesfetmedigim Ingilizce kitaplar dunyasina biraktim. Sanirim Scarlett Thomas ile baslayan bu seruvene Haruki Murakami ile devam ettim. Simdiyse Turkiyede istedigim Ingilizce kitaplari bulamiyorum diye uzuluyorum. Onun yerine ben de daha once ismini cok duydugum ama cok meshur yazarlara/kitaplara olan soguklugum nedeniyle bir turlu tanisamadigim Elif Safak kitaplari ile tanistim.


Elif Safak'in son iki ayda 4 kitabini okudum: sirayla Ask, Siyah Sut, Mahrem ve Firarperest. En cok iclerinden Ask'i begendim. Sufizm ve Mevlana ile tanismak kitaptaki o 40 kuralla ilerlemek kitabi okurken beni cok mutlu etti. Kitap bittiginde yine o kurallar unutuldu, pespaye aliskanliklara dusuncesizliklere geri donuldu. Sadece cok uzgun oldugum bir gun kitabi karistirdim ve 40 kurala tekrar goz gezdirdim. Icimde daha cok mistizim ile ilgili kitap okuma ihtiyaci dogdu. Simdi oyle sufizm, mistizm diyorum ama aralarindaki farki cok bilmiyorum. Dogu felsefesi Hermann Hesse nin Sidhartha si ile biraz tanistigim ama pek de hasir nesir olamadigim bir alan.



Okudugum kitaplar genellikle kurgu (fiction) tarzi oluyor. Biraz bilim kurgu da isin icine girince hosuma gidiyor. Kitaplarda benim heyecanimi uyandiracak, vay anasini dedirtecek ve pageturner / bir solukta okunulabilecek ozellikler ariyorum. Mesela Scarlett Thomas'in cok etkilendigini soyledigi 'Women at the Edge of the Time' kitabini yarida biraktim. Ingilizcesi biraz zor gelmisti gecen sene, ve agir gidiyordu ustune de bir okul projesine denk gelmisti. Belki tatilde bir daha okuyabilirim, kita

p evde duruyor.


Vee asil kesfim, favori yazarlar tahtimin bas kosesine oturan Haruki Murakami! Kitaplarini Japonca yaziyor ama dili cok sade ve anlasilir. Ingilizceye cevirilmis kitaplari da benim icin okunmasi kolay oluyor ve cok akici. Ilk olarak

'Kafka on the Shore' u okudum,

sonra 'Hard Boiled Wonderland and the End of the World' ,

sonra da 'Norwegian Wood'

sonra da 'Wind up Bird Chronicle'

ardindan da 'Sputnik Sweatheart'

ve The Elephan Vanishes : Stories

After the Quake kitabi cok kalin degil, onu San Diego da bir kitapcida iki gunde okudum :)

'What I Talk About When I Talk About Running' adli kosu seruvenlerini anlattigi kitabini da bilgisayardan e-kitap olarak okudum. Yazin sonuydu sanirim, o zamandan beri de haftada bir iki gun kosuyorum ama arada aksattigim oluyor. Murakami kosmaya 30 yasinda baslamis ve o zamandan eri de yaklasik 25-30 yildir her sene bir marathona katilior ve bir kac tane de triathlon a katilmis. Kosmayi romaz yazmaya benzetiyor. Murakami hayranlari icin ilginc bir okuma deneyimi.


Japonya da nedense Ingilizce cevirileri cok pahaliydi. Turkiye ye donerken aktarma yaptigim Kuala Lumpurdan da cok daha ucuza 'After Dark' ve 'A Wild Sheep Chase' kitaplarini aldim. 'Dance Dance Dance' hala okunmayi bekliyor. Murakami ye olan ilgimin Japonya ya olan ilgimle cok fazla alakasi yok. Cunku Murakami kitaplarini okudugunuzda pek fazla Japon kulturuyle ilgili ogeler bulamiyorsunuz. Daha cagdas bir yazar ve mesela 'Norwegian Wood' Beatles in bir sarkisinin adi ve roman karakteri Naoko nun en sevdigi sarki.


Malesef Murakami'nin

3 ciltlik ( yaklasik 1000 sayfa) son romani 1Q84 henuz Ingilizce'ye cevrilmedi. Bu yaz Japonya ya gittigimde tum kitapcilarda 1Q84'un son cildi vardi. Cok merak ediyorum ama en azindan 2011 Eylul'une kadar beklemem gerekecek.


Aslinda Murakami ile ilgili soyleyecegim daha cok sey var ve daha bahsetmek istedigim Scarlett Thomas ve Steven Hall da cabasi.


Son olarak da John Twelve Hawks takma adiyla off the grid yasayan bir yazarin uclemesinin ilkini okudum 'The Traveller'. Gittikce icine battigimiz gozetim (survaillance) caginda diger boyutlara gecebilen ve insanligi aydinlattigina inanilan Gezgin/Seyyah larin EverGreen adindaki herkesi kontrol altina almayi planlayan bir orgut tarafindan takip edilisini anlatiyor. Ve tabiki bu Seyyhah lari koruyan Harlequin adli savascilarla olan maceralarini. Kitabi D&R dan almistim, ama devam serisi olan iki kitap yok. Yazar JXIIH hakkinda internette bir kac online roportajdan baska bir sey yok. Kitabi da yayinciya internet yoluyla ulastirip yayinladigi belitiliyor. WikiLeaks olaylarinin da bu esrarengiz kitap ustune gelmesi biraz ilginc oldu. Bir sekilde baglantililarmis gibi bir his uyandi icimde, kim bilir…


Ve 2010 yili icinde okudugum diger kitaplar:

Tuesdays with Morrie - etkileyici bir hoca-ogrenci iliskisi okumaya deger. Sonunda agladim

A Year in Japan by Kate Williamson - bir corap tasarimcisini Japonyada gecirdigi bir yil resimli bir andac kivaminda

House of Leaves: Mark Danielewski - kutuphaneden aldigim icin yarida birakmak zorunda kaldim ama cok ilginc bir kitap. Ingilizcesi biraz agir

The End of Mr Y : Scarlett Thomas - kitap icinde kitap, eglenceli ve surukleyici

PopCo : Scarlett Thomas - bir oyun firmasinda calisan kahramanimizin anilari matematik homeopati ve bir bir cok seruven…

Our Tragic Universe: Scarlett Thomas - thomas'in son kitabi, orgu denizcilik ve ilginc insan iliskileri. Diger kitaplarini daha cok sevdim

Mystic and Rider: Sharon Shinn (The Twelve Houses series)- buyuleyici bir kurgu, shapeshifterlar buyuculer. Ev arkadasim ve hayatimda tanidigim en kitap kurdu insan olan Jessicanin onerisiyle basladim ve cok memnun kaldim

The Thirteenth House: Sharon Shinn (The Twelve Houses series) : Mystic and Rider in devami

Alone in the Kitchen with an Egplant : Jenni Ferrari Adler - cogunu okudum degisik hikayeler var, tek kisiye pisirmenin ve tek kisilik aksam yemeklerimin kitabi

The Adventures of Blue Avenger: Norma Howe - UCSD nin eskicisinden rastgele aldim. Lemon Marenque Pie ve adini Blue Avenger diye degistiren bir cocugun maceralir. Tatmin edici bir okumaydi

Never Let Me Go: Kazuo Ishiguro - Son kesiflerimden biri. UNICEF kermesinde 5 liraya aldigim kitabi bir solukta okudum. Hailsham adli bir okulda gecen cok ilginc olaylar, nasil bir yer oldugunu soylemeyeyim cunku asil orasi ilginc


Turkce kitaplar

Calikusu : Resat Nuti Guntekin - Annemin yillardir oku oku diye direttigi kitaplardan biri. Ameirkaya gelirken yaninda getirmis sonunda :)Koy ogretmeni Feride nin anilari, niye bunca yil okumak icin beklemisim bilmiyorum.Tabi ki sonunda agladim

Yuregim Seni Cok Sevdi : Canan Tan : Orhan Enistemin hediyesi, icinde sectigi siirlerden de eklemis. Amerika ya okumaya giden ve Bursali bir delikanliya asik olan bir kizin hikayesi. Etkileyiciydi ve biraz da benimle ilgiliydi..Tabiki sonunda agladim


Okudugum kitaplari unutmayayim diye LibraryThing hesabima ekliyorum. Tabi genelde eklemeyi unutuyorum sonradan aklima geliyor :(


Bu post da irade-i mirade yekka -i se olsun!

3 Ocak 2011 Pazartesi

Irade-i mirade yekka-i yek


Bu sene kendime bir challenge hazirladim: her ay 30 ar gunluk irade sinamalari gerceklestirecegim. Irade-i mirade ismini verdigim bu kisisel meydan okumalarimdan ilkini 2 gun gecikmeyle bugunden baslatiyorum. Bu fikre nereden mi kapildim? Matt Cutts bir yildir bu challengelari gerceklestiriyormus, tebriklere gark oldum ve ben de istirak ediyorum.

Simdi bu ay ne mi yapiyorum?
Bu ay 'National Blog Posting Month' imis. Subat tatilinden de faydalanarak ( gerci benim icin yarim ocak tatili olacak) zaten hep yapmak istedigim bir sey olan blog yazma olayina girisiyorum. Karar veremedigim bir sey : acaba Ingilizce mi yoksa Turkce mi yazsam. Ancak irade-i mirade yekka ollugu icin Turkce yazmaya karar verdim ( efem yekka : birinci). Onumuzdeki aylarda ne tur irade-i miradelerle hasir nesir olacagimi zaman gosterecek. Agustos ayininki simdiden hazir. Ancak kendime bir alt sinir koyayim ki iki cumle ile bloglamayi gecistirmeyeyim: 500 kelime. Once bin kelime diye dusunmustum ama su alttakileri yazip ancak 500 kelime oldugunu gorunce korktum.

Neden bu fikre kapildim? Aslinda bir kac haftadir kendime boyle degisik challengelar yaratiyorum. Bunlardan biri 'Reddedilme Terapisi' ( Rejection Theraphy). Reddedilme korkusunu reddedilerek yenmeyi amaclayan 30 gunluk tek kurali reddedilmek olan bir oyun.
Oyunun yaraticisi Jason Comely 30 gunluk bir kart seti de hazirlamis ama ben ona 5 dolar harcamayarak kendi deneyimlerimi yarattim. Jason 'reddedilmek icin isteyeceginiz seylere dikkat edin, gercekten kabul bile edilebilirsiniz' diyerek oyunun aslinda sizi yasaminizda hic yapmayacaginiz ama yapsaniz ne kadar da farkli deneyimler kazanabileceginiz dunyalara iterek gununuzu renklendirebileceginden bahsediyor. Ben bir kac haftadir aklima geldikce kendimce alisilagelmedik seyler yapmaya calisiyorum. Bazilari benim icin alisilageldik ( indirim istemek) ama onu da eglenceli bir sekilde kurgulamaya calistim. Neler mi yaptim?
- Tabldotta yemek icin 1 milyonuncu musteri oldugumu iddia ettim :tezahuratlarla :P
Gunun 279. musterisiymisim ama yillik sayaclari yokmus :( Yemedi...Win:)
- Tarayici icin kutuphanedeki abiye %50 indirim oldugunu duyup kosarak oraya geldigimi iddia edip indirim istedim:
Abiden cevap: Tuh ya 5 dk once bitti :P. Yemedi...Win:)
- Otostop cektim. Pek nadir yaptigim bir sey, iki kez servis beklerken ihtiyacim oldu ve ikisinde de reddedilmedim. Fail :(((
- Doktora basvurulari icin referans istedigim Amerikali hocaya bir turlu ulasamamistim, ve eskiden olsa beklemekten baska bir carem olmadigini dusunup kendimi yiyip bitirirdim. Ne yaptim? Hocamin cep telefonunu internetten Intelius adli bir sirketten 1$ karsiliginda satin aldim ( bu da ayri bi olay)ve numarayi aradim. Sanirim Hawaidelermis ve aradigimda oranin saatiyle sabah 5 mis. Karisiyla konustum, o hacami uyandirdive ona derdimi anlattim ve referanslarimi bir an once yukleyip yukleyemeyecegini sordum. Konusma sonunda yerin dibine gecmistim ama iyice bir silkindim ve kendime geldim. WIN :)
- Yilbasi gecesi icin bir arkadasimin ( ki yurt gorevlisine daha erkek arkadasim oldugundan bile bahsetmedim) yurtta yanimda kalip kalamayacagini sordum? Tabiki olmaz. WIN::))
- Cekindigimden atamadigim bir kac mail attim, isle ilgili. WIN :)
- ASTI de dilenen 20-25 yaslarindaki gencecik ve saglikli gorunumlu kadina, bu halde nasil dilendigini ve gidip calismasi gerektigini soyledim. Kisisel WIN :)
- Yine ASTI de bir kafenin tuvaletine gidip giris icin para alan amcayla param olmadigin( ki dogruydu) ve bedave girip giremeyecegimi sordum. Ustune kafe tuvaletine para mi alinirmis diye kavga etmem gerekirdi ama amca hemen gir gir deyince WIN :)
Sanirim bu kadar. Gun icinde kendi ic hesaplasmalarimda neden bunu sormadim/reddedilmeyi istemedim dedigim anlarda bu Reddedilme Terapisini hatirliyorum. Simdilik ise yaradi ama simultane bir hal icinde devam ediyor. Belki kartlar olsa daha eglenceli ve oyunumsu olabilir. Bilmiyorum, kartlarin bedava olmamasi canimi sikti sanirim.


Bu blog girdisi de irade-i mirade yekka i yek olarak birinci ayin birinci challenge i olsun. Hadi bakalim rastgele...