13 Ağustos 2015 Perşembe

Japonya maceralari yakinda burada

Haberlerim var: Eylül ortasindan itibaren 3.5 ayligina Japonya'ya staja gidiyorum. Tokyo'daki National Institute of Informatics'te  bidirectional programming (iki yönlu programlama) üzerinde calisacagim.

Su siralar vizeydi, kalicak yer ayarlamaydi, ofisteki islerdi derken cok yogunum. Saarbrückendeki odami da kiraya verecek tatli birini buldum.

Üniversitenin ilk yilinda bir sureligine Japonca kursuna gitmistim. Japoncam paslanmis, hic kalmamis bile. Tekrar Hiragana calismaya basladim. A-e-i-o yu ezberledim bile.

Yakinda daha guncel Japonya haberleriyle karsinizdayim. Takipte kalin!

31 Mayıs 2015 Pazar

Merhaba dünya!

Cok uzun zamandir yazmadigimi farkettim. Tabi buraya yazma fikri nerden geldi diye sorucak olursaniz, sormaya bile gerek yok, tabiki yine cok yogun bir dönemden geciyorum.

Eger ben uzun bir sure yazmiyorsam (gunlugume, buraya, baska yerlere), buyuk olasilikla basimda kavak yelleri esiyor, cok mutluyum, hersey tikirinda. Eger buraya yaziyorsam da demek ki ben yine bir degisimden gecip, buyuyorum.

Bu sefer de oyle. Kosa kosa kostugum ve sonunda ellerimin bak bos kaldigi bir deneyim. Ve bir tasinma daha. Ve bu donemde kesfedilen yeni yazarlar.

Bu sefer bir sair. David Whyte beni icinde bulundugum bu durumdan siyirdi. Onun bir siiriyle kisa sureligine elveda  diyor, ve bir sonraki blog yazisinda gorusmek uzere diyorum.


Everything is Waiting for You

Your great mistake is to act the drama
as if you were alone. As if life
were a progressive and cunning crime
with no witness to the tiny hidden
transgressions. To feel abandoned is to deny
the intimacy of your surroundings. Surely,
even you, at times, have felt the grand array;
the swelling presence, and the chorus, crowding
out your solo voice You must note
the way the soap dish enables you,
or the window latch grants you freedom.
Alertness is the hidden discipline of familiarity.
The stairs are your mentor of things
to come, the doors have always been there
to frighten you and invite you,
and the tiny speaker in the phone
is your dream-ladder to divinity.
Put down the weight of your aloneness and ease into
the conversation. The kettle is singing
even as it pours you a drink, the cooking pots
have left their arrogant aloofness and
seen the good in you at last. All the birds
and creatures of the world are unutterably
themselves. Everything is waiting for you.
  -- David Whyte
      from Everything is Waiting for You 
     ©2003 Many Rivers Press

4 Kasım 2013 Pazartesi

Menstürasyon Gidince

PS: The following is a poor translation of my free adaptation of  Yilmaz Erdogan's "Sevmekten Gidince (When Leaving Love?)" poem. All concepts appearing in this poem are fictitious. Any resemblance to real persons, or societies living or dead, is purely coincidental. Read at on your own risk. The actual Turkish version is below.

Menstruation has been banned in public places
Cause it leads to unexpected tides
We’ve confiscated all the bleeding
It’s forbidden to PMS
Compulsory to wear thongs and now it’s free to use the contraceptive pills
No more smelling of blood after menstruation
Ovulation is a sin
And just to make a baby after 10 years
Striving for consecutive 28 days is banned
Every women will take back what she has ovulated
So that nobody is ever born into any womb
No sun, no moon or any other natural event
Will be shown as witness to ovulation
Ovaries will do whatever you tell them to do
And time spent in pain will be reduced to 1 hour in domestic environments


Not: Asagidaki siir Yilmaz Erdogan'in "Sevmekten Gidince" siirinin ozgun bir adaptasyonudur. Siirin hic bir gercek kisi ya da kurulusla baglantisi yoktur. Tehlikeyi goze alarak okuyun.

Menstürasyon yasaklandı halka açık yerlerde
Kan akıtmak yol açıyor diye hesapsız gelgitlere
Kaldırdık tüm kan akıtmaları
Yasak PMS olmak
Tanga giymek mecburi ve serbest doğum kontrol hapı kullanmak
Artık menstürasyon sonraları kan kokmak yok
Yumurtlamak günah
Ve bir bebek doğsun diye bundan 10 yıl sonra
28 gün ard arda çabalamak
Kimse doğmasın diye kimsenin rahminde
Her kadın yumurtladığını geri alacak
Güneşi, ayı ve hatta hiçbir tabiat olayı
Şahit gösterilmeyecek hiç bir yumurtlamaya
Ne deniyorsa onu yapacak yumurtalıklar
Ve süresi 1 saate indirilecek meskun mahallerde sancılanmanın



23 Ekim 2013 Çarşamba

Kurtlarla Koşan Kadınlar

Bir yazar insanın hayatını nasıl değiştirebilir derken bugün öyle bir kitabın kapağını açtım ki, Murakamı üzerine söylediğim her şeyi silip atmama neden olabilir. Bu kadar popüler olan bir kitabın elektronik kitabını bulamamak beni iki günlük sabırsızca bir bekleyişe sürükledi. Az önce kitabın kapağını açtım, ve ilk bir kaç sayfada bile uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlandım. Beklentilerimi karşılayabilecek mi göreceğiz, ama benim bu kitabı şu ana kadar duymamış olmama ne demeli? Olsun, geç olsun da güç olmasın.

21 Eylül 2013 Cumartesi

Bir yazar insanın hayatında neler değiştirebilir?

Bu soruyu Murakami okumaya başladığımdan beri kendime soruyorum. İlk defa San Diego'dayken okumaya başlamıştım Murakami'yi. Nasıl oldu da onun ilk kitabını elime aldım bilmiyorum. "Kafka on the Shore" la başladı Murakami'nın dünyasına girişim. UCSD'nin güzelim kütüphanesi aklıma geliyor, Murakami kitapları aramıştım kütüphanenin Edebiyat kısmı olan en üst katında. Çalkantılı dönemler geçirdiğim, kitaplara tutunarak kafa dağıttım günlerdi. Delice okuduğumu hatırlıyorum Scarlett Thomass ve Murakami kitaplarını. Elime onlara ait ne geçtiyse okudum. Ki ikisini de benzetirim birbirine... Hayal dünyalarındaki o fantastiklik, insanın ayaklarını yerden kesip aynı zamanda kendine sorular sorduran edebi bir derinlik beni çekmişti Murakami kitaplarına. İlk dönemler öyle ard arda okudum ki bu iki yazarı bazen hikayeler birbirine giriyor, özellikle kitaplardan bölümlere rastgeldiğim Murakamiştuff bloğunda bazen durup durup bu bölüm o kitapda mıydı diye şaşırmadan edemiyorum.

Ben kitap okumayı ciddi alırım. Hayata dair öğrendiğim çoğu şeyi kitaplardan öğrenmişimdir ve fikirlerimin değişmesi, dönüşmesi okuduğum çoğu kitaba bağlıdır. İnsanlardan çok kitaplarla iletism halinde olduğumu düşünüyorum çoğu kez. Tek tek isim veremesem de , en öne çıkanı, beni en çok değiştireni Murakami kitapları. Karakterlerdeki duygusal ve rasyonel soğukluk benim biraz olsun melankolik Türk kültüründen uzaklaşmamı, kendime ve dünyaya daha mesafeli bakmamı sağladı. Hatta karakterleri taklit edip, aynı ruh halini kendimde arayışım belki çok ileri gittiğimin bir göstergesi. Ancak insan sahip olduğu his şeye sıkı sıkı tutunmamalı bence. Bazen yolunu değiştirip, asla yapmam dediği şeyleri denemeli. Tabi yanısıra önlemleri de alarak. Murakami okumak benim kişiliğmde  maceracı yönleri sivriltti ama bir yandan da dinginliğin ve o sıradanlık hissinin tadını almamı sağladı. O mesafeli yaklaşım da şimdilerde üzerimden atamadığım gizli bir melankoliye dönstu.Yağmurdan kaçarken doluya tutuldum...

 Murakami'den öğreneceğim çok şey var. Özellikle onun disiplinli çalışma tarzı...Ve dahası....

Murakami demişken, tarz ve kültürel yaklaşım olarak ona benzeyen bir başka yazarı, yani Banana Yoshimoto'yu okumaya başladım. İlk kitabı "Kitchen" (Mutfak) tarz itibariyle Murakami'ye benziyor, asıl kitabın sonuna ek olarak konan öykü hoşuma gitti.

Ezgi'nin edebiyat dünyasındaki maceralarından şimdilik bu kadar. Bu senenin kitap dökümünü yıl bitmeden yapmayı planlıyorum. Hayırlısı...

13 Haziran 2013 Perşembe

Oralarda biryerlerde

Neler oluyor? Ben bir baloncuğun içine girmiş gibiyim. Türkiye'de yaşananlar her ne kadar insanı meraklandırıp kızdırsa da, herşeyi uzaktan bir filmmışçesine gibi izlerken ne buralarda olup bitenden ne de oralarda olup bitenden yana atıyor kalbim. Beni ben yapan şey, neyse o şey, sadece izliyor. Elden başka ne gelir? Bilmiyorum. Değişimin bir parçası değil de seyircisi olmak rahatsız edici. Ancak, insan neleri seyrettiğinden bile bin şüpheliyken, kimi neyi doğru dürüst yapıyoruz diye düşünmeden de edemiyor.

Bense kendi ruh halimi elekten geçiriyorum. Bir süredir şiir yazmaya başladım. Bildik heves mi, yoksa bahar sarhoşluğumu bilmem. Bazı bazı diyorum memleket meselelerini de ele alayım diye, ama kendi meselelerimden sıra gelmiyor. Kendime bencil bir uğraş, kendimi rahatlatmak için bulduğum bir oyun gibi. Kelimeleri olduğu gibi kağıda döküvermek bana iyi geliyor.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Ve Ezgi Mate ile tanıştı...


Gormustuk birbirimizi daha once
Ofisten Arjantin'li bir arkadaş sayesinde
İlk görüşte aşk değil yani bizimkisi...
Yavaş yavaş ama kararlı bir ilişki.
Hem kıskanç da değil.
Aralardaki kahve kaçamaklarıma
Hiç bir şey demiyor mesela.
Ya da sabah sevişmelerimize cayla


Uzaklardan geliyor,
Hiç gitmediğim, görmediğim memleketlerden
Nasıl daha önce tanışmadık dedirtircesine
Uzun yol yorgunluğu,
Ustüne yılların beklentisi çökmüş.
O yüzdendir ya, o tozunu silkelemeden içmek günah misali.
Yoksa boğazına takılıyor insanın, hüznünün tortusu...
Bazı bazı çektiği acılardan bahsediyor bana,
Vatanı uğruna ölen çiftçilerden yana.
Bense dinliyorum,
Anlattıklarının farkına vara vara...

Onu her içime çekişimde,
Belinden tutup, boğazına yapışıyorum.
İçin için çekiyorum onu içime.
Bazen hemen bana yanaşmıyor, bekletiyor.
Hele o ilk yudumu yok mu, çarpıyor insanı...

Bir yudum aldın mı bir yudum daha aldırası geliyor insana.
Tatlı değil,
Ki zaten bağımlıklık yapar tatlı şeyler,
Duramazsın onlardan ayrı.
Oysa Mate biraz acı,
Biraz buruk,
Birazsa buğulu bir tat bırakıyor insanın ağzında.

Bir fincanlık bir heves değil,
Yudum yudum, yavaş yavaş, tadına vara vara.
Ve hele o termostan su dökerkenki elimin efkarlılığı var ya,
Sanki bir taşım daha doldur beni de
Dünya gözlerimizin önünde bitmeden
Bir kez daha bakalım birbirimize dercesine.
Bir yudum daha al benden
Ve al ki o yapay zikkimlara olan
Aç gözlülüğün bastırılsın diyor her içişimde.

En makbulu bu mutluluğu sevdiklerinle paylaşmak,
Boğazından tutup içmek,
Bir yudum almak ve yanındakine geçirmek geri kalan mutluluğu.
Öyle yaparlarmış onun memleketinde.
Aynı kaptan farklı tatlardaki mutlulukları yudumlamak.
Öyle ya, bizimkisi yanlız bir yaşam.
Paylaşamıyoruz her önümüze gelenle...
Olsun, ben yine de seni seviyorum Mate!

Ezgi Cicek


PS: Do not translate this poem, it contains Turkish word plays which may cause you to think that it is written for a real person. It is not!