5 Ocak 2011 Çarşamba

2010 Kitaplarim


2010 senesi benim icin sanirim en cok Ingilizce kitap okudugum yil olmustur. Bunun sebeplerinden biri San Diego da Turkce kitap bulamamamdi. Gerci bir cok kitaba ozlem duysam da yerlerini hic kesfetmedigim Ingilizce kitaplar dunyasina biraktim. Sanirim Scarlett Thomas ile baslayan bu seruvene Haruki Murakami ile devam ettim. Simdiyse Turkiyede istedigim Ingilizce kitaplari bulamiyorum diye uzuluyorum. Onun yerine ben de daha once ismini cok duydugum ama cok meshur yazarlara/kitaplara olan soguklugum nedeniyle bir turlu tanisamadigim Elif Safak kitaplari ile tanistim.


Elif Safak'in son iki ayda 4 kitabini okudum: sirayla Ask, Siyah Sut, Mahrem ve Firarperest. En cok iclerinden Ask'i begendim. Sufizm ve Mevlana ile tanismak kitaptaki o 40 kuralla ilerlemek kitabi okurken beni cok mutlu etti. Kitap bittiginde yine o kurallar unutuldu, pespaye aliskanliklara dusuncesizliklere geri donuldu. Sadece cok uzgun oldugum bir gun kitabi karistirdim ve 40 kurala tekrar goz gezdirdim. Icimde daha cok mistizim ile ilgili kitap okuma ihtiyaci dogdu. Simdi oyle sufizm, mistizm diyorum ama aralarindaki farki cok bilmiyorum. Dogu felsefesi Hermann Hesse nin Sidhartha si ile biraz tanistigim ama pek de hasir nesir olamadigim bir alan.



Okudugum kitaplar genellikle kurgu (fiction) tarzi oluyor. Biraz bilim kurgu da isin icine girince hosuma gidiyor. Kitaplarda benim heyecanimi uyandiracak, vay anasini dedirtecek ve pageturner / bir solukta okunulabilecek ozellikler ariyorum. Mesela Scarlett Thomas'in cok etkilendigini soyledigi 'Women at the Edge of the Time' kitabini yarida biraktim. Ingilizcesi biraz zor gelmisti gecen sene, ve agir gidiyordu ustune de bir okul projesine denk gelmisti. Belki tatilde bir daha okuyabilirim, kita

p evde duruyor.


Vee asil kesfim, favori yazarlar tahtimin bas kosesine oturan Haruki Murakami! Kitaplarini Japonca yaziyor ama dili cok sade ve anlasilir. Ingilizceye cevirilmis kitaplari da benim icin okunmasi kolay oluyor ve cok akici. Ilk olarak

'Kafka on the Shore' u okudum,

sonra 'Hard Boiled Wonderland and the End of the World' ,

sonra da 'Norwegian Wood'

sonra da 'Wind up Bird Chronicle'

ardindan da 'Sputnik Sweatheart'

ve The Elephan Vanishes : Stories

After the Quake kitabi cok kalin degil, onu San Diego da bir kitapcida iki gunde okudum :)

'What I Talk About When I Talk About Running' adli kosu seruvenlerini anlattigi kitabini da bilgisayardan e-kitap olarak okudum. Yazin sonuydu sanirim, o zamandan beri de haftada bir iki gun kosuyorum ama arada aksattigim oluyor. Murakami kosmaya 30 yasinda baslamis ve o zamandan eri de yaklasik 25-30 yildir her sene bir marathona katilior ve bir kac tane de triathlon a katilmis. Kosmayi romaz yazmaya benzetiyor. Murakami hayranlari icin ilginc bir okuma deneyimi.


Japonya da nedense Ingilizce cevirileri cok pahaliydi. Turkiye ye donerken aktarma yaptigim Kuala Lumpurdan da cok daha ucuza 'After Dark' ve 'A Wild Sheep Chase' kitaplarini aldim. 'Dance Dance Dance' hala okunmayi bekliyor. Murakami ye olan ilgimin Japonya ya olan ilgimle cok fazla alakasi yok. Cunku Murakami kitaplarini okudugunuzda pek fazla Japon kulturuyle ilgili ogeler bulamiyorsunuz. Daha cagdas bir yazar ve mesela 'Norwegian Wood' Beatles in bir sarkisinin adi ve roman karakteri Naoko nun en sevdigi sarki.


Malesef Murakami'nin

3 ciltlik ( yaklasik 1000 sayfa) son romani 1Q84 henuz Ingilizce'ye cevrilmedi. Bu yaz Japonya ya gittigimde tum kitapcilarda 1Q84'un son cildi vardi. Cok merak ediyorum ama en azindan 2011 Eylul'une kadar beklemem gerekecek.


Aslinda Murakami ile ilgili soyleyecegim daha cok sey var ve daha bahsetmek istedigim Scarlett Thomas ve Steven Hall da cabasi.


Son olarak da John Twelve Hawks takma adiyla off the grid yasayan bir yazarin uclemesinin ilkini okudum 'The Traveller'. Gittikce icine battigimiz gozetim (survaillance) caginda diger boyutlara gecebilen ve insanligi aydinlattigina inanilan Gezgin/Seyyah larin EverGreen adindaki herkesi kontrol altina almayi planlayan bir orgut tarafindan takip edilisini anlatiyor. Ve tabiki bu Seyyhah lari koruyan Harlequin adli savascilarla olan maceralarini. Kitabi D&R dan almistim, ama devam serisi olan iki kitap yok. Yazar JXIIH hakkinda internette bir kac online roportajdan baska bir sey yok. Kitabi da yayinciya internet yoluyla ulastirip yayinladigi belitiliyor. WikiLeaks olaylarinin da bu esrarengiz kitap ustune gelmesi biraz ilginc oldu. Bir sekilde baglantililarmis gibi bir his uyandi icimde, kim bilir…


Ve 2010 yili icinde okudugum diger kitaplar:

Tuesdays with Morrie - etkileyici bir hoca-ogrenci iliskisi okumaya deger. Sonunda agladim

A Year in Japan by Kate Williamson - bir corap tasarimcisini Japonyada gecirdigi bir yil resimli bir andac kivaminda

House of Leaves: Mark Danielewski - kutuphaneden aldigim icin yarida birakmak zorunda kaldim ama cok ilginc bir kitap. Ingilizcesi biraz agir

The End of Mr Y : Scarlett Thomas - kitap icinde kitap, eglenceli ve surukleyici

PopCo : Scarlett Thomas - bir oyun firmasinda calisan kahramanimizin anilari matematik homeopati ve bir bir cok seruven…

Our Tragic Universe: Scarlett Thomas - thomas'in son kitabi, orgu denizcilik ve ilginc insan iliskileri. Diger kitaplarini daha cok sevdim

Mystic and Rider: Sharon Shinn (The Twelve Houses series)- buyuleyici bir kurgu, shapeshifterlar buyuculer. Ev arkadasim ve hayatimda tanidigim en kitap kurdu insan olan Jessicanin onerisiyle basladim ve cok memnun kaldim

The Thirteenth House: Sharon Shinn (The Twelve Houses series) : Mystic and Rider in devami

Alone in the Kitchen with an Egplant : Jenni Ferrari Adler - cogunu okudum degisik hikayeler var, tek kisiye pisirmenin ve tek kisilik aksam yemeklerimin kitabi

The Adventures of Blue Avenger: Norma Howe - UCSD nin eskicisinden rastgele aldim. Lemon Marenque Pie ve adini Blue Avenger diye degistiren bir cocugun maceralir. Tatmin edici bir okumaydi

Never Let Me Go: Kazuo Ishiguro - Son kesiflerimden biri. UNICEF kermesinde 5 liraya aldigim kitabi bir solukta okudum. Hailsham adli bir okulda gecen cok ilginc olaylar, nasil bir yer oldugunu soylemeyeyim cunku asil orasi ilginc


Turkce kitaplar

Calikusu : Resat Nuti Guntekin - Annemin yillardir oku oku diye direttigi kitaplardan biri. Ameirkaya gelirken yaninda getirmis sonunda :)Koy ogretmeni Feride nin anilari, niye bunca yil okumak icin beklemisim bilmiyorum.Tabi ki sonunda agladim

Yuregim Seni Cok Sevdi : Canan Tan : Orhan Enistemin hediyesi, icinde sectigi siirlerden de eklemis. Amerika ya okumaya giden ve Bursali bir delikanliya asik olan bir kizin hikayesi. Etkileyiciydi ve biraz da benimle ilgiliydi..Tabiki sonunda agladim


Okudugum kitaplari unutmayayim diye LibraryThing hesabima ekliyorum. Tabi genelde eklemeyi unutuyorum sonradan aklima geliyor :(


Bu post da irade-i mirade yekka -i se olsun!

3 Ocak 2011 Pazartesi

Irade-i mirade yekka-i yek


Bu sene kendime bir challenge hazirladim: her ay 30 ar gunluk irade sinamalari gerceklestirecegim. Irade-i mirade ismini verdigim bu kisisel meydan okumalarimdan ilkini 2 gun gecikmeyle bugunden baslatiyorum. Bu fikre nereden mi kapildim? Matt Cutts bir yildir bu challengelari gerceklestiriyormus, tebriklere gark oldum ve ben de istirak ediyorum.

Simdi bu ay ne mi yapiyorum?
Bu ay 'National Blog Posting Month' imis. Subat tatilinden de faydalanarak ( gerci benim icin yarim ocak tatili olacak) zaten hep yapmak istedigim bir sey olan blog yazma olayina girisiyorum. Karar veremedigim bir sey : acaba Ingilizce mi yoksa Turkce mi yazsam. Ancak irade-i mirade yekka ollugu icin Turkce yazmaya karar verdim ( efem yekka : birinci). Onumuzdeki aylarda ne tur irade-i miradelerle hasir nesir olacagimi zaman gosterecek. Agustos ayininki simdiden hazir. Ancak kendime bir alt sinir koyayim ki iki cumle ile bloglamayi gecistirmeyeyim: 500 kelime. Once bin kelime diye dusunmustum ama su alttakileri yazip ancak 500 kelime oldugunu gorunce korktum.

Neden bu fikre kapildim? Aslinda bir kac haftadir kendime boyle degisik challengelar yaratiyorum. Bunlardan biri 'Reddedilme Terapisi' ( Rejection Theraphy). Reddedilme korkusunu reddedilerek yenmeyi amaclayan 30 gunluk tek kurali reddedilmek olan bir oyun.
Oyunun yaraticisi Jason Comely 30 gunluk bir kart seti de hazirlamis ama ben ona 5 dolar harcamayarak kendi deneyimlerimi yarattim. Jason 'reddedilmek icin isteyeceginiz seylere dikkat edin, gercekten kabul bile edilebilirsiniz' diyerek oyunun aslinda sizi yasaminizda hic yapmayacaginiz ama yapsaniz ne kadar da farkli deneyimler kazanabileceginiz dunyalara iterek gununuzu renklendirebileceginden bahsediyor. Ben bir kac haftadir aklima geldikce kendimce alisilagelmedik seyler yapmaya calisiyorum. Bazilari benim icin alisilageldik ( indirim istemek) ama onu da eglenceli bir sekilde kurgulamaya calistim. Neler mi yaptim?
- Tabldotta yemek icin 1 milyonuncu musteri oldugumu iddia ettim :tezahuratlarla :P
Gunun 279. musterisiymisim ama yillik sayaclari yokmus :( Yemedi...Win:)
- Tarayici icin kutuphanedeki abiye %50 indirim oldugunu duyup kosarak oraya geldigimi iddia edip indirim istedim:
Abiden cevap: Tuh ya 5 dk once bitti :P. Yemedi...Win:)
- Otostop cektim. Pek nadir yaptigim bir sey, iki kez servis beklerken ihtiyacim oldu ve ikisinde de reddedilmedim. Fail :(((
- Doktora basvurulari icin referans istedigim Amerikali hocaya bir turlu ulasamamistim, ve eskiden olsa beklemekten baska bir carem olmadigini dusunup kendimi yiyip bitirirdim. Ne yaptim? Hocamin cep telefonunu internetten Intelius adli bir sirketten 1$ karsiliginda satin aldim ( bu da ayri bi olay)ve numarayi aradim. Sanirim Hawaidelermis ve aradigimda oranin saatiyle sabah 5 mis. Karisiyla konustum, o hacami uyandirdive ona derdimi anlattim ve referanslarimi bir an once yukleyip yukleyemeyecegini sordum. Konusma sonunda yerin dibine gecmistim ama iyice bir silkindim ve kendime geldim. WIN :)
- Yilbasi gecesi icin bir arkadasimin ( ki yurt gorevlisine daha erkek arkadasim oldugundan bile bahsetmedim) yurtta yanimda kalip kalamayacagini sordum? Tabiki olmaz. WIN::))
- Cekindigimden atamadigim bir kac mail attim, isle ilgili. WIN :)
- ASTI de dilenen 20-25 yaslarindaki gencecik ve saglikli gorunumlu kadina, bu halde nasil dilendigini ve gidip calismasi gerektigini soyledim. Kisisel WIN :)
- Yine ASTI de bir kafenin tuvaletine gidip giris icin para alan amcayla param olmadigin( ki dogruydu) ve bedave girip giremeyecegimi sordum. Ustune kafe tuvaletine para mi alinirmis diye kavga etmem gerekirdi ama amca hemen gir gir deyince WIN :)
Sanirim bu kadar. Gun icinde kendi ic hesaplasmalarimda neden bunu sormadim/reddedilmeyi istemedim dedigim anlarda bu Reddedilme Terapisini hatirliyorum. Simdilik ise yaradi ama simultane bir hal icinde devam ediyor. Belki kartlar olsa daha eglenceli ve oyunumsu olabilir. Bilmiyorum, kartlarin bedava olmamasi canimi sikti sanirim.


Bu blog girdisi de irade-i mirade yekka i yek olarak birinci ayin birinci challenge i olsun. Hadi bakalim rastgele...

20 Ocak 2010 Çarşamba

Gezgine Aforizmalar -3


Gezgine aforizmalar no3:
Optimizini dibine vurmuş gezgin,
Son anda yapılan planların alerjik reaksiyonlara yol açabileceğini aklından çıkarma. Nitekim bu sefer fena çuvalladın. Ama içinde bulunduğun durumda dahi herşeye katlanılabilirlik yetini ortaya çıkarıp moralini bozmaman takdire şayan. Hep böyle yap sen çok iyi.

Efenim olaylar şöyle gelişti:

Christmas tatili ve bir takım burada açıklanamayan planlar vesilesiyle ben New York'a gitmeye karar verdim. Tatilin ondan önceki Las Vegas - Grand Canyon ayağında planları kesinleştirip Anaralarla kalmam gerekirkene henüz uçak biletimi almadığım için, kalacak yer rezervasyonu da yaptırmamıştım. Kafamda otostopla, otobüsle, trenle, rideshare ile NY tilkileri geziniyordu. Ucuza Ny a gidebilmenin bir yolu olmalı diye düşünür durur idim.

Onlarsa Brooklynin bağrında bir müstakil evde (B&B) kahvaltı dahil yer ayarlamışlar kendilerine. Eh, sonra ben tüm olası çılgın fikirlerimden vazgeçip, uçak biletimi aldım. NY da hepberaber aynı yerde kalır, gül gibi geçiniriz 3 gün diye düşünmüştük. Yanlız içten içe de ya şimdi bu işte bir sorun çıkarsa, kalacağımız yer otel değil sonuçta diye de içimden geçirmedim değil. Neyse, gel zaman git zaman ben NY a gidişimden bir gün önce öğrendim onlarla kalamayacağımı, yahut kalabilrdim ama gecesi 60 dolar. Uçağın kalkmasına saatler kala, hostelworld den girdim hostelbookersdan çıktım derken, Upper Manhattan'da geceliği 30 dolara 6 kişilik bir odada şuradan yer ayırttım. Resimlere ve yorumlara bakınca pek şirin bir yere benziyor. Adresi telefonu bir yere not ettim, sırt çantamı yüklendim ve yola koyuldum.

İşler buradan sonra beklenmedik bir hal aldı. Yazının buradan sonraki kısmı iğrençlik, pislik ve kötü talih içermektedir, bünyesi kaldırmayanları en son paragrafa alalım.

25 Aralık Christmas sabahı saat 5 de NY a vardım, dosdoğru hostele yollandım. Evden çıkmadan küçük bir kroki çizmiş, sokak adı ve göz kararı yeri krokime işaretlemiştim. Sırtımda koca çantam, çevremde "bozuk var mı ?", "mutlu noeller", "nereye böyle" diye gezinen tipler, olası adrese gittim. Ancak döndüm dolaştım hostele benzeyen bir yer yok. Sokakta ne başka bir dükkan ne bir tabela asılı. Adresten emin olamadım, babamı aradım internetten tekrar kontrol ettik, ama çevrede hostel namına bir şey yok. Adresin bulunduğu bina iki katlı, külüstür, turuncu taşlı bir yapı. Kapı numarasıyla adresi teyit ettim ve zili çaldım. Saat sabah 7. Bekledim bekledim sonunda yan bloktan zenci bir abi çıktı. Meğersem iki bina da onlara aitmiş de yan girişi kullanıyorlarmış. Doğru yeri bulmanın verdi sevinç yerini tedirginliğe bıraktı. Zira korsan bir hostelde olduğumu anladım. İnternetten 9 dolarlık ön ödemeyi de yapmıştım halbusu. Binanın içine girdik ama koridoru dış kapıdan ayırması gereken kapı yerine bir çarşaf. :S Zank...O zaman bir gariplik olduğunu sezdim, bu çarşaf pek hayra alamet olamazdı. Neyse bir kaç çarşaf kapıyı geçtik biri daha, bir çarşaf kapı daha derken asıl hole girdik. Sabah çok erken olduğundan odayı gösteremeyeceklerdi, e ben de başka bir seçeneğim olmadığından madem çantalarımı bırakayım gece gelirim dedim. Ben gece geç geleceğimden abi bana otelin dış kapısının anahtarını verdi, çarşafların yarattığı izolasyondan zili duyamama ihtimalleri vardı tabi :)

Neyse asıl can alıcı kısma gelmedik henüz. Yanıma sevdiceklerimle görüşmek ve zor durumlarda internete bağlanabilmek için laptopumu almıştım, hata etmişim. Külüstür de olsa kıyamadım bilgisayarımı arkada bırakmaya, 3 kiloluk aleti de sırtımda gezdirdim tüm gün. Anaralar güya sabah 7 de varacaklardı NY'a. Arıyorum arıyorum telefonları kapalı, e hadi bir saat daha bekliyim şu sokağı da göreyim, burada ne varmış derken Times Square de dolandım durdum tüm gün. Günlerden 25 Aralık Christmas olduğu için, sokaklar bomboştu sabahın köründe. Gez gez, üşüdüm bir kiliseye girip sabah ayinine katıldım, sıcak bir otel arayıp Hilton'un barında ısındım derken akşam oldu. Anaralarla buluştuk, ucuzundan Çin Mahallesine yemeğe gittik vesaire vesaire...

Uyku vakti geldi çattı. Ben gece 12 gibi hostele yollandım biraz tırsarak. Öyle çok telaş yapmadım ve korktuğum gibi de olmadı. Yolda bu sefer kimse soru sormadı, sağasağlim hostele vardım. Bir gittim zenci abi e hadi çantaları alalım diğer binaya gidiyoruz demesin mi. Yolda 6 kişilik odalarının dolduğunu, beni 10 kişilik bir yere götürdüğünü söyledi. Günlüğü 30 dolara değil de 15 dolara kalacağımı da ekledi. E ben indirimi duyunca yelkenleri suya indirdim, zaten param yok, ama bir yandan da nereye gidiyoruz diye düşünüyorum. Öyle çok düşünmeme fırsat kalmadan yan sokağa döndük ve iki blok ötedeki binaya girdik. Oda 10 kişilik bir ahır tadında, heryer heryerde, kimisi horluyor kimisi oje sürüyor... Zenci abi bana jest olsun diye alt ranzadan yer ayırtmış, yatağı çevredeki eşya yığınından arındırmış sağolsun. Ben de eh madem bu gece burada kalıyım yarına başka bir yer bulurum, gecenin bu saatinde nereye gideceğim diyerekten zihnimi ayarladım. Asıl binadayken terasa açılan kapıdan bahsetmişti abi, ben de yok canım bu soğukta terasta ne işim var Allah aşkına diye hiç o tarafa yönelmemiştim bile. Zenci abi bizim odanın camından zıplayıverdi ben bunları düşünürkene, ben aman nereye zıpladı bu derkene, meğersem terasa açılıyormuş o pencere. Teras da asıl binaya bağlıymış. Camda da perde var tabi, ben de farkedememişim. Neyse ben çarşafların ne kadar kirli olduğunu falan farkedip el mahkum yerleşmeye koyuldum nihayetinde. İyice içim tiksindi, picamalarımı giymemeye karar verdim, onların pislenmesini istemeyecek kadar pis bir yatakta uyuyacak olmam gerçeği bünyemi şöyle bir sarstı. Yanımda yeterince kıyafet olduğundan sallamadım yattım öyle yatağa. Gece oldu. Ben bir o yana bir bu yana döndüm fekat uyuyamadım bir türlü. Jet-lag de olmuşum üzerinize afiyet 5 saatlik yol ve 3 (?) saatlik zaman farkı sebebiyle, bir de gittikçe üşümeye başladım. Dönüyorum dönüyorum yok, alt ranza da pencere dibi, bir türlü ısınamadım. Gittikçe soğudu ortalık, kalorifer görevi gören üfürüklü alet de bir açılıyor 5 dk için sonra 15 dk kapalı. Kalktım bu soğuk gerçek olamaz kapı mı açık diye bi bakınıyım dedim. Bir de ne göreyim pencereden rüzgar fuu diye estiriyor içeriye. Uğraştım ittim kaktım kapanmıyor pencere, oda buz gibi. Sonra tüm soğukkanlılığımı takındım, üstüme kabanımı, içine de incecik bir hırkam vardı onu geçirdim. Sabahı ettim nitekim. Bu pislik içinde güne devam edemem, bir duş alıyım diye banyoya girdim. Pislik içindeki banyonun küvetinin ne kadar temiz olduğuna şaştım. Neyse açtım musluğu köpüklendim bir güzel, sonra tam durulanayım diye tekrar açtım suyu , zank buz gibi su. Ben köpüklü köpüklü kalakaldım. Ya sabır tanrı beni deniyor diye içimden bütün iyi dilekleri geçirip bugün de soğuk suyla duş alacağım varmış diye kendimi gerçekliğe döndürdüm, buz gibi suyla duş aldım, sinirlerim kaldı.

Neyse elektrik vardı da ıslak saçlarla gezinmedim, buna da şükür. İşte gittim bi hışımla zenci abiye, dedim odanın penceresi bozuk, banyoda buz gibi su, insan mı barındırıyosunuz hayvan mı demedim, izah ettim durumu, başka bir yer bulmaya çalışayım ben bugün dedim o da birisi çıkıyo bugün seni 6 kişilik odaya alıcaz söz dedi. Ben içimden yok arkadaş kalmam ben bu yerde diye geçirdim, wireless kodunu aldım, başladım kalacak nezih bir yer aramaya. Fekat nerdeee, günlerden olmuş Cumartesi, 50 dolardan aşağıya hostel yok. El mahkum bir çaresine bakacağız diye laptopumu sırtlandım yola koyuldum. İşte gezdim tozdum yine kürkçü dükkanına döndüm gece. Tabi nerede 6 kişilik oda, yine eski yerde kalacakmışım. Bu sefer pijamalarıma kıyacağım ne de olsa bir çift yedek daha getirmişitm dedim, kaderime ve parasızlığa boyun eğdim. Kaldığım binaya geri döndüm, allah allah kapıda NY su işleri binası bilmemne ofisi falan yazılı, yanlış yere geldik dedim. Çıktım binadan bakındım yandaki yerlere yok dünkü geldiğim yer ama bana bir başka görünüyor. Odaya girdim odanın şekli değişmiş, yatakların yerleri fln değişik, bir tane daha ranza koymuşlar, hemen pencerece baktım onu da yapmışlar, yanına da bir paravan koymuşlar rüzgarı kessin diye sanırım. Allahtan yanımda yastıkkılıfı falan getirmiştim de bitlenmedim sanırım(?). Neyseki kalorifer aletini de tamir etmişler, uykusuzluktan mıdır nedendir bu o gece iyice bir uyudum. Ertesi gün yine check ettim hostel fiyatlarını, koskoca sırt çantama bir baktım, e bi gece daha kalıyım zaten indirim de yaptılar diye koyverdim gitti. Son gün de ödeme yapıcakken, zenci abi sana daha çok indirim yapıcaz dedi 90 dolar olan 3 gecelik internet fiyatını, hakettiği fiyatın biraz üstüne 30 dolara ben ağzımı bile açmadan düşürdü. Yazacağım kötü yorumdan kurtulabileceğini sandım ama yanıldı sanırım. Ama öyle de çok sitem etmedim, uslu müşteri oldum, kaderime boyun eğdim. İçimdeki hayvanı biraz besledim, ruhum kirleneceğine üstüm başım kirlensin dedim. Daha neler dedim aslında ama unuttum şimdi.

Nitekim bir NY macerasının daha sonuna gelmiş bulunmaktasınız. Diğer kalan bir haftada da Irlanda'dan gelen arkadaşlarımın arkadaşlarının evinde Amerikan bir aile ortamında konakladık.

Beni merak etmeyiniz, esen kalınız, zaman zaman kendinizi şımartmayıp gerçeklerle yüzleşiniz...

eğer hani foto hani foto diyorsanız sizi şöyle alalım .


Hamiş : Bu talihsizlikten bir kaç gün sonra heryerimde kırmızı benkler çıktı ve acayip kaşındım, iki hafta geçmedi:(


25 Aralık 2009 Cuma

Gezgine Aforizmalar -2

Gezgine aforizmalar no2:
Hey gidi gezgin,
Son anda plan yapmanın zevkini yaşa, telaşı mutluluğa çevirmeyi bilen insan ol bir kerecik. Erken rezervasyon yaptırmış olsan ne kadar da kara geçecektin diye düşünmece yapma, ama yine de gözün uçak + hostel fiyatlarında olsun:) Huyum değildir aslında son anda plan yapmak, ya da huyum kurusun diye içinden geçirme bence! Dönünce konuşalım biz seninle tekrar...

23 Kasım 2009 Pazartesi

Gezgine Aforizmalar -1

Gezgine aforizmalar no1: Öyle durmadan her şeyi istemece yok. Onu da istiyorum bunu da istiyorum diye çıta yükseltmece yok. Bir gün de halinden memnun ol evladım. Yok illa da isteyeceğim diyorsan, olmayınca da üzülme.Bu süreçte de kendini yime, bitirme.

Rüyalarıma giren havayolu şirketleri işi büyüttü, çok kar yapıcaklar. Rüyalarımın reklamla donanması da şu içinde bulunduğum düzenden mi acaba? Gerçi buradaki reklamları ancak spor yaparken TV de izleyebiliyorum, çoğu saçmasapan. Gece gündüz demeden ayıp reklam koyuyorlar afedersiniz. Yahut zayıflama reklamları.

Ne istiyorum ben başka, paragliding yapmak istiyorum. İstemiyorum işte özeniyorum, özentiyim. Ama okulun yanındaki Torrey Pines Glider Port öyle muhteşem bir yer ki, ben uçmuyum kalsın diyen biri olacağını sanmam. Bilkentte hevesle başladığım Havacılık Kulübüne parasızlık + yoğunumsanmacılık +mahalle baskısı sebebiyle elveda demek zorunda kalmıştım. Ah demez olaydım,burada başlangıç eğitimi bin dolarlardan başlayor. Neyse bunu o kadar çok istemiyorum şimdilik, izlediklerim yeter, uçucam da başım göğe mi erecek yani. Yan tarafta Blaks's Beach in üstüne konumlanmış olan Torrey Pines GlidePort manzarasını görüyorsunuz.Amcamlar o tepedeki kayalıklardan kendilerini kaldırıyorlar havalara:) Nitekim paragliding de esas hava akımlarını vs. iyi kullanmak, rüzgarın etkisiyle yükselmek alçalmak.

Bir de iş bulmak istiyorum, para kazanmaca. Öyle her zaman çok param olsuncu bi insan değilim, ama bazen böyle ah diyorum bin dolarım daha olsa neler yapmazdım. CV mi update etme işini geciktire geciktire şu zamana sarkıttım, utanıyorum kendimden. En azından başvurup kabul edilmiyim, burnum sürtülsün :)

Normal, sıradan, doyurucu, lezzetli yemekler yemek istiyorum. Suşi yemek istemiyorum, meksika yemeğinden de gına geldi. Burdaki kafelerdeki abidik gubidik yemekler de çok zor bi yemek ısmarlama süreci yaşamama sebep oluyor. Her tekin olmayan yemekte şu konversation gerçekleşiyor:
-Bunda ne var,
+ abidgus gubidigus
- Hımm, pardon o nedir?
+ İşte şundan bundan biraz da ondan
- (Domuz) var mı onda (domuz)?

Parantez içindekileri cilantro, ya da tatlı sos ile değiştirin. Yani bazen üçünü birden sormak zorunda kalıyorum.Action oluyor. Hayır her şeye o tatlı sostan koymak zorundalar sanki! Hele o cilantro denen maydonozumsu ot, aman yarabbi hayatımda yediğim en iğrenç ot iğğgk. Baktım neymiş diye, kişniş bitkisinin lifli kısmı deniyor ama yok böyle bişi.Zaten dün yanlışlıkla domuz yedim psikolojik olarak miğde bulantısı kusma isteğiyle doldu zihnim. İşte ne versen doymayan insan kavramına bir örnek daha.

Şimdilik isteklerim bu kadar, yahut hepsini deşifre etmiyorum burada, koca Ezgi bu kadar şeye kanar mı yauww?

17 Ekim 2009 Cumartesi

San Diego Tıkırdatmaları - Herhangi bir gün

İçim bu kadar sıkılmasa, hiç yazacağım yoktu, hiçbir sosyal gümbürtüde ev saatiyle C.tesi 9.00 da kimseyi bulabileceğimi ummuyodum zaten. Hala türkçe klavyemin olabilmesini çok sevdiğimden rahat rahat yazabiliyorum. Zaten macbook sahibi olmamanını en güzel yanı da bu:) Uzaklara gelişim bir ay olmuş, zaman, özellikle haftalar çok çabuk geçiyor. Sanki hala geçen haftadaymışım gibi, halbukim evde C.tesi ( bakınız ne kadar dandirik bir zaman anlayışım var, hafta c.tesi?). Dün herzamanki gibi yarın bambaşka bir gün olacak diye karar verip yine bir önceki günkü manteliteyle yaşamış olmamak için bugün okulun yakınındaki Black's Beach'e gittim. Yapılacak dizi dizi ödev ve proje yığınını sallamayarak, Maike'nın aşırı-misafirperver ailesiyle kuzeydeki göl evi tatilinde olması sebebiyle, Cindy ve Allison'un da böyle iyiyiz biz demeleriyle ( bakınız birçok yabancı arkadaş edindim, hiç yanlız değilim) bir acele içinde bikinilerimi giydim, Pop-co cuğumu ve mini havlumu da alıp plaja doğru yollandım. Yolda kendime ABC ( American Born Chinese, çinli görünümlü amerigan) bir arkadaş da edinip, bol muhabbetli bir plaj çıkartması yaptım. Bir aydır burada olup okula 15 dakika uzaklıktaki plaja gidememiş olmanın verdiği üzüntüyü üzerimden attım, bir daha gelmek üzere plajla sözleştim, dönüşte de gerçekleştiremeyeceğim sabah erken kalkıp plaja koşuya gelme hayalleri kurdum. UCSD denizden bilmemkaç metre yukarıda olduğundan, plaj Çiçek ailesi bilir Kömür Limanı gibi dolambaçlı bir yola sahipti. Çıkışı da hiç durmamacasına 10 dk içinde yürüdüm, aslında dönüşün buradakilerin abarttığı kadar dik olmamasına sevindim. Plajın bir bölümü okula bir bölümü nudist( cıbıldaklıktan hoşlanan insanlara verilen ad) cemaatine ayrılmıştı. Ayrılmıştı derken, soyut anlamda, yoksa ben şöööyle bir yürüyüm diye sahil boyunca yaptığım yürüyüşte, sınır mınır olmadığını deneyimledim. Ben kimseyi cıbıldak görmekten hoşlanmıyoorum ama burdaki deyimle "nüdist plaj ama cıbıldak görmek istemeyeceğiniz cıbıldakgildenlerin yeri maalesef" tembihlerini de zihnimde doğruladım, ve cıbıldak amcaları görünce (önce cıbıldaklıklarından emin oldum) sonra da başımı öne eğip yürüyüşüme devam ettim. Koca koca dalgalarda sörf yapan insanlara bakıp iç geçirdim, neden sörf dersine gitmediğimi tekrar bir sorguladım ve bu diyarları sörf yapmayı öğrenmeden terk edersem daha da hayıflanacağımı sezdim. Gerçi okyanus(denüz değil) soğuktu, wet-suit( balıkkadın giyisisi)olmadan biraz üşüyebilirdim maazallah hastalık da kapabilirdim, zaten başvuru tarihinde yeterli nakit param da yoktu diye kendimi avuttum. Biraz güneşlendim, küçük plaj sinekleri kitap okurken pek rahat vermedi, sonrada biraz yürüdüm ve geri döndüm.

Akşamki dans partisi ve günbatımı izleme önerilerini geri çevirdim, kendimi yapılması gereken işlere odaklamaya çalıştım fakat beceremedim. Derken en iyisi içimi ihmal ettiğim bloğa dökeyim dedim. Yarın için yine erken kalkma planları kurdum. Nitekim yarın Fransız ev arkadaşımın doğumgünü, kendisi haftalık pişirdiğim muzlu keklere hayran ve doğumgünü için benden yine muzlu kek pişirmemi rica etti. Muzlu keke doğum günü pastası kıyafeti de giydirmem gerekecek sanırım. Ve buraya resim ekleyememenin verdiği hüzünle yazdıklarımı sonlandırmaya karar verdim.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Dublin Macerası

Sonunda yazmaya fırsatım oldu. Üç gündür oradan oraya koşturup, bir yandan da çevremdekileri anlamaya çalışıyorum. İrlandalılar acayip bir ingilizce konuşuyor, ilk gün söylenenlerin yarısını anlayamadım, ikide bir what? what? diye sorup durdum. Gittikçe anlamaya başlıyorum ama şimdilik her şey zor görünüyor. Hala bir SIM cart alamadım, çünkü şehir merkezine gidip alışveriş yapmaya vaktim yok. Oradan oraya 10 kişilik bir grupla koşturunca alışveriş yapmak imkansız. Bugün çalışma ofisimize gittik, danışman hocam Prof. Barr SMyth ile konuştuk, mentorumla tanıştım vs.. Hava iki gündür çok güzeldi, ama bugün biraz daha soğuk. Sanki çevremdeki her şey çok anlamsızmış gibi, sanki Dublin'de değil de hiç de ilginç olmayan bir yerde çalışıyormuşum gibi. Zaten bilardoya benzeyen pool ball dedikleri oyundan da bir şey çakmıyorum. Söylenenleri anlayamamak çok ezik bir şey, ikide bir acaba doğru mu anladım, yok bu ingilizce ne demekti vs. diye düşünüp duruyorum.

Odamı bile yerleştirmeye ancak vakit bulabildim. Bir an önce kendimi bir düzene sokmam gerekiyor. Yemek işi de ilginç, ilk gün birşeyler atıştırdım, ikinci gün de Guiness StoreHouse a gittiğimiz için orada birşeyler yedim, akşam da bir pubda birşeyler atıştırdık. Yani daha doğru düzgün birşeyler yiyemedim. Ama mutfakta İrlandalı arkadaşların kap kacağı var ve herkes yemek yapmaya gönüllü. Sorun şu ki alışveriş merkezi yaklaşık yarım saat yürüyüş mesafesinde ve elimde poşetlerle yürümek çok kötü ve zaten insanlar sırt çantalarını alıp alışverişe gidiyorlar benim gibi gezmeye gider gibi değil.

Bİlgisayarımın kamerası da çalışmıyor zaten, skype ayarlarını yapmak da biraz uzun sürdü.