23 Aralık 2012 Pazar

Elveda 2012!

Bir yılın daha sonuna geldik. Bu sene hem bir şehir hem de bir ruh hali değiştirdim. Kabuk atar gibi bir katman attım. Akademik ve romantik anlamda. Özellikle son bir kaç aydır önceliklerim üzerinde iyice düşünme vaktim oldu. İş/ders yükü sebebiyle ofiste geçirilen saatlerin de etkisiyle doktora öğrencisi moduna doğru büyük adımlar attım. Üzerime bir karabulut gibi çöken boşvermişlik hissi az da olsa azaldı, yerini meşgulluk sarhoşluğuna bıraktı. Meşgullükse az şekerli bir tatminkarlık hissine kapılmamı sağlıyor. Özellikle yılın ikinci ve üçündü çeyreğinde yaşadığım çalkantılı dönemden sonra kaydadeğer bir şeyler yapıyor olabilmek tatmin edici. Bir an kendimi fal yazarı gibi hissettim :P Neyse, önümüze bakıyoruz her zaman olduğu gibi. Gelecek senenin ilk yarısı oldukça yoğun ve bol seyahatli geçecek.  Uzun zamandır hayalini kurduğum bir etkinliğe katılmak için uzaklara gidiyorum, hem de daha önce hiç bulunmadığım bir bölgeye. Ehem, bir an bunun bir elveda 2012 yazısı olduğunu unuttum. 

Gelelim bu senenin başlıklarına.

Okuduğum kitaplar için ayrı bir yazı yazacağım, ya da yazı dizisi. Sanırım bu sene 2011 e göre daha fazla okudum. Özellikle son zamanlarda feminist külliyatına dalış yapmış bulunmaktayım. Fırsat ve cesaret bulunca yazacağım. 

Gezip gördüğüm yerler bana kalsın, çünkü o kadar çok seyahat ettim ki geçen sene, yazmaya takatım yok. Gittiğim bazı yerlerde kazıklandım, bazılarında yeni maceralara kucak açtım, bazılarındansa hüzünle ayrıldım, keşke gitmeseydim dedim. Bu sene ilk uçağımı kaçırdım. Bursadan dönerken bayram trafiğine takıldım ve hayatımın en tehlikeli taksi yolculuğunu yaptım.  Daha hızlı, daha hızlı diye arka koltuktan yakışıklı taksiciyi acele ettirirken, az daha jet hızıyla öbür dünyaya gidiyordum. Sonunda kaçtı uçak. Herşeyde bir hayır varmış, böyle de avuttum kendimi. 

Gidemediğim yerlere gelince... Can arkadaşım Hatice ile planladığımız güney seyahatinde onu ektim, şimdi keşke biri kafama oklavayla vuraymış diyorum. Hatice beni affet! Havalar ısınsın kuzeye uzun zamandır gitmek istediğimiz ülkeye gidicez diyerek avutuyorum kendimi. 

Ve yeni arkadaşlıklar, yeni ilişkiler. Geçen sene sosyal ilişkilerime ayrı bir özen gösterdim. Daha doğrusu sosyal ilişkilerimi geliştirmek için çaba harcadım diyelim. Bu konuda büyük gelişme gösterdiğimi düşünüyorum. Tabi bu süreçte hayatımda toplam tüketmediğim kadar alkol tükettim sanırım. Eh olur o kadar... Yıl sonuna doğru intoxication sürecine girdim,  yeni yıla temiz başlıyorum :P


Yılın farkındalıkları. Yaşlanıyorum velhasıl kelam. 24 yaşımın son yarısı... İlk beyaz saçın düşüşüyle başlayan bu süreç, yeşil pasaportumun vadesini doldurmasıyla son bulacak. Yarıya kadar beyazlayan saç telimi görüp ve dayanamayıp koparıp dün ikinci yarı beyaz saç teliyle karşılaşmam zamanın önünde duramayacağımın kanıtı gibi karşıma dikildi. Al işte sen kopar ben yine çıkarım diyen sevgili ikinci beyaz saç telim, bu sefer seni koparmayacağım. Zaten nerede olduğunu unuttum. Biliyorum saçlarım çok uzadı, sen de  hiç acele etme,  yavaş yavaş beyazlarsın :P "Take your time" :) Yeşil pasaportumun da süresi doluyor, artık benim de bir birey olduğumun farkına varmam için bordo pasaport mu gerekiyor acaba... Belki de. Elveda anne-babamdan edindiğim ayrıcalıklar, merhaba can sıkıcı vize başvuruları.

Yılın dersi.  Salıvermek ya da "letting go". Bu sene ne öğrendin Ezgi diye sorarsa Noel Baba, salıvermeyi öğrendim derdim. Birilerine/birşeylere tutunmak bırakıp gitmekten daha kolay. Akışına bırakmak, rahat olanı seçmek daha kolay. Başkalarının yaşamına, bağlantılarına akıvermek çok daha kolay. Ancak salıvermek demek dayanaksız kalmak demek, kendi akışını bulmak. Sadece birini değil, karşına çıkan fırsatları da salıvermek, en iyisi gibi duran seçeneği en güvenli seçeneği değil de öbürünü seçmek. Ben bu sene uzun süredir tutunduğum bir dalı bıraktım. Aniden değil, yavaş yavaş, adım adım,  bazı adımlar büyük bazı adımlar küçük ama sonunda salıverdim. Huzurluyum. 

Kendimi yıl sonu karnesi hazırlayan öğretmen gibi hissettim bu postu yazarken. Durum değerlendirmesi tadında, bol gözlemli bir yazı oldu. Koca bir seneyi kısa bir yazıya dökmek kolay değil, ancak geriye dönüp baktığımda aklımda kalanlar en iz bırakanlar olsa gerek diye düşünüyorum. 

15 Eylül 2012 Cumartesi

Alamanca Alamanca Benden Iyisini Bulamanya

De gidi göçcceee Alamanya!


Şaka bir yana, son bir haftadır Alman yaşamına balıklama dalmış durumdayım. Ya da Almancaya diyelim. Saarbrückende uzun uğraşlar sonucu bulduğum paylaşımlı eve ( WG) taşındım ve bir haftadır burada yaşıyorum. Ev arkadaşlarımın hepsi Alman. Evde sadece Almanca konuşuyoruz, ben de dahil.
Son bir haftadır yaşadığım gidiş gelişleri, uyum sürecini, zorlukları biryerlere not etme ihtiyacı hissettim. Nadir blog yazılarıma birini daha eklemiş oldum böylelikle.

Almancam için çok faydalı olacağını düşündüğüm yerlilerle birlikte yaşam filozofisi beklediğimden daha zor çıktı. Evde kalışımın ikinci akşamında ev arkadaşlarımla beraber chili-concarne yaptık. İlk başlarda basit basit kendimi tanıtma çabalarım sonuç verdi, ev arkadaşlarımı ve onların sevgililerini tanıma sürecini ucuz atlattım. B1 seviyesindeki ( başlangıç ile orta arası diyelim, ben de tam bilmiyorum hangi seviyedeyim açıkçası) Almancam konuşmanın ilk aşamasındaki söylenenlerin çoğunu anlamaya yetti. Gelgelelim, zaman ilerledikçe eve gelen misafirler ve en üst zorluk seviyesine erişen Almanca düzeyi beni epey bir hüsrana uğrattı. Evdeki misafirlerle birlikte 7-8 Almanın non-stop yaklaşık 3 saat boyunca hiç durmadan konuşmaları ve benim ortamda dönen muhabbetin sadece %10-20 sini anlayabilmiş olmam moralimi düşürdü. Tüm bu süre içinde bense yemek masasının bir köşede sessizce oturup kulaklarımı ve algı motorumu açarak kendimi zorladım. Bir yandan da içimden nasıl yapsam da Almancami daha iyileştirsem diye de düşündüm. Sanırım beni en çok zorlayan şey kelime dağarcığımın çok fakir olması. Parça parça anladığım cümleleri bir araya getirip anlamlı bir hikaye uydurmam hayal gücüme ve ara sıra bana sorulan soruları da anlamaya çalışan zavallı beynime düştü.

Ertesi gün ev arkadaşım F. ile beraber koşmaya gittik. Yaklaşık 30-45 dakkika boyunca hem koştuk hem de muhabbet ettik. Farkına vardım ki, birileriyle direk Almanca konuşmak algı seviyemi daha çok arttırıyor. Gerçi bu çok bilinen bilimsel bir gerçek sanırım, ben de birince elden tecrübe etmiş bulundum. Konuşmamızın bazı yerlerinde (muhabbetin selameti için) İngilizceye döndük. Ama koşu sonrası kendimi daha mutlu ( belki de spor sayesinde bünyemdeki endorfin artısı dolayısıyla), Almancaya biraz daha hakim hissettim (peh!).

Ne mutlu ki ev arkadaşlarım epey sosyaller. İlk hafta boyunca neredeyse her guün mutfakta toplanılıp muhabbet ediliyor. Bu sabah da ev ahalisi ( ki dün gece evde uyuyan toplam 7 kişiydik, normalde 4 kişilik) ile birlikte kocaman bir kahvaltı ettik.

Beni en çok hüsrana uğratan şey ise konuşmaların hep dışında kalıyor olmam. Ne konuştuklarını tam olarak anlayamadığım ve anlasam dahi doğru düzgün bir cümle kurup ben konuşmaya dahil olana kadar muhabbetin başka bir konuya zıplaması beni biraz üzüyor ve sıkılmış bir biçimde oturakalmama sebep oluyor. Bu sorunun ne vakit üstesinden geleceğim diye kara kara düşünüyorum.

Önümüzdeki hafta enstitüde başlayacak olan haftalık üçer saatlik Almanca dersleri belki faydalı olur. Ek olarak da başka biryerlerden (en muhtemel) okuldan Almanca desteği almam birlikte yaşam sürecime katkı sağlayacak diye umuyorum.

Bu arada ev ahalisinden iki kişini kısa dönem Türkçe öğrenmişliği var, arada bur Türkçe şu demk dimi diye sorup beni neşelendiriyorlar soğlsunlar.

Bundan bir yıl sonra umuyorum ki bu yazıya bakıp peh artık anlıyorum ve konuşabiliyorum diyeceğim.  Biliyorum, şimdiki üzüntülerim, kuruntularım kalmayacak :)

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kaiserslautern'de Son Bir Ay


Almanya ya taşınalı tam bir yıl oldu! Koca bir yıl! Bu bir yıl içinde Almancayı soktum, yeni bir hayata başladım, akademik hayata ilk adımlarımı attım ve çabası bir sürü yere seyahat ettim. Kaiserslautern'e gelirken hayal ettiklerimin çoğuna şimdi gülüp geçiyorum. Doktora yapmanın ne demek olduğu hakkında ne kadar az bir fikre sahip olduğumu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Sanırım bu büyük ölçüde ne amaçla doktoraya başladığımla ilgili. Şimdi düşünüyorum da ne kadar rastgele bir karar vermişim, ne kadar şans eseri buraya gelmişim... Neyseki ilgimi çeken bir alana doğru kayıyorum. İlk yıl birlikte çalıştığım hocam Umut, Amerika'ya CMU ya taşınıyor. Ben de Kaiserslautern'e bir saat uzaklıkta olan Saarbrücken'e yeni hocam Deepak ile çalışmak için taşınıyorum. Bu değişiklik üzerinde epeyce düşündüm, kolay olmadı, ve sanırım biraz dikkatim dağıldı. Nihayetinde verdiğim karardan memnunum, ya da şimdilik öyle olduğunu hissediyorum. Beni üzen tek şey yazla birlikte uzuun bir rehavet sürecine girmiş olmam.  İki haftalık Oregondaki yaz okulunda biraz pas attım ama, döner dönmez jetlag ve hastalık sonucu bir haftadır öyle yorgun ve isteksizim ki...

Geçen ekim ayında sevinçle taşındığım yeni evime de veda etme vakti geldi. Zaten 5-6 aydır taşınacağımı biliyordum, o yüzden evimi dekore etme çalışmalarını durdurmuştum. Şimdi ise yeniden taşınma, yeni ev bulma vs. derken yine bir yoğunluğun içine girdim. Tek başına yaşamak büyük bir konfor, ama yalnızlık çok da haz edilecek bir şey değil, özellikle kışın eve gelip kasvetli bir şekilde oturmak, tek başına yemek yemek. Her istedigni yapabilmek, eve istediğin misafiri çağrabilmek güzel şeyler ama yine de tekil bir yaşamın beni çok da mutlu etmediğine karar verdim. Bu sebeple Saarbrückende burada WG dedikleri paylaşımlı bir eve çıkacağım. Bir haftadır yoğun arama çalışmalarım devam ediyor ancak henüz içime sinen bir yer olmadı. Beni düşündüren diğer bir konu da KL deki evimde biriktirdiğim eşyaları ( çoğunlukla mutfak ıvır zıvırları) nereye koyacağım. Umuyorum ki bu telaşlar da geçecek. Neyse ki kardeşim yanımda. Annem ve babam da beni (bizi) ziyarete geliyorlar. Hem de karavanla :) Şimdi Budapeştedeler, her gün Mertle neredeler ne yapıyorlar diye heyecanla onları takip ediyoruz. Dönüşte de onların karavanında atlayıp güneye gideceğiz, denize, güneşe doğru :)

14 Haziran 2012 Perşembe

Traben-Trarbach


Geçtiğimiz haftasonu Almanya'nın Traben-Trarbach adlı küçücük bir kasabasındaki Couchsurfing yaz kampına gittim. İlk defa bir çadır kampına gidiyor olmanın verdiği acemilikle yanıma düş jeli, havlu, mum, el bezi gibi bilimum gereksiz şeyleri de doldurdum. Tabi çadırı kurarken bastıran yağmurla asıl yanıma almam gereken şeyin bir yağmur botu olduğunu anladım. Neyse ki yağmur sadece ilk gün neşemizi kaçırdı, sonraki günlerde hava çok güzeldi.

İlk defa çadır kampına gittiğim için, kendime ait ne uyku tulumum, ne çadırım ne de bilhassa gerklı olan  izolasyon matim ( ya da hava yatağı) vardı. Hepsini çevremdekilerden rica ettim, ve bir gün içinde toparlanıp anı bir kararla kendimi maceranın kucağına attım.

Couchsurfing cemaati içinde binbir türden insanı barındıran oldukça hareketli, farklı ve hippie bir ortam. Sırt çantasıyla dünyayı gezenden, kucağına 1 yasındaki bebeğiyle kamp peşinde koşturan genç annelere kadar geniş bir karakter yelpazası ilk önce beni bir sarstı geçti. Ama sonralai ortama uyum sağladım, kendimi kamp ateşi ve tatlı sohbetlere kaptırdım gitti.

Kampa, iki üç yıl önce yine aynı kampta tanışmış bir  çiftin düğününe de ev sahipliği yapıyordu. Sevimli gelin ve damat düğünlerine tüm CS camiasını da davet ederek oldukça farklı bir tema yakalamışlar :) Ne yazık ki biz şirin belediye binasındaki düğün törenini kaçırdık. Gelin ve damad zamanlarının bir kısmını kampta geçirdiklerinden onları tebrik etmeyi de ihmal etmedik.


Camp Mosel nehrinin yakınındaki bir tepeye ( Mont royal) kurulmuştu. Asıl güzel olan doğa harikası ise asıl nehrin iki yakasındaki şirin Traben ve Trarbach kasabalarıydı. Cumartesi günü otostopla nehir kenarına inip kıyı boyunca yürüdük. Sonra rastgele girdiğimiz bir şaraphanenin aslında bizim damadın babasının olduğunu, ve içeride bir şarap tadım etkinliğinin en güzel kısmı olan şarap tatma kısmına denk geldiğimizi anladık. 10 kadeh farklı şaraptan sonra, birer şişe de daha sonra içmek için sipariş edip tam bizim hesap ne kadar derken, damadın babası bu tadım etkinliğinin tüm CŞçilere müesseseden olduğunu söyledi. Bizi yine bir sevinç dalgası kapladı gitti.

Kampın son günü de önce bir saatlik üzüm bağlarının arasındantingir mingir yürüyerek nehir kıyısındaki başka bir kasabaya indik. Oradan da bir bota atlayıp tekrar Traben-Trarbach a gledik. Almanya'nın böyle şirin güzellikleri beni gerçekten şaşırttı. Mosel civarı daha keşfedilmeyi bekliyor!

21 Şubat 2012 Salı

Elveda 2011!

Bir yilin daha sonuna geldik. Bu sene hayatimin en degisik senesi oldu sanirim. Ozellikle 2011 in son gunleri beni soooyle bir sarsti silkeledi popoma bi saplak vurup 2012'ye yollayiverdi. 

Seneye damgasini vuran olay(-lari) es geciyorum. 

Sonra, yeni bir sehre/ulkeye tasindim. Kaiserslautern! Ilk defa kendime ait bir ev, yatak, koltuk, mutfak, supurge, bahce, cibinlik, sarap bardaklari, kitaplik edindim. Ve daha neler neler... Halen bazi eksiklerim var, tabi ev kurmak zor is... Buraya tasinamamin nedeni Max Planck Enstittusunde doktoraya baslamis olmam. 

Almanya ya tasininca, Almanca ogrenmek de sart oldu. Pek hevessiz basladigim bu dile gun gectikce biraz daha isindim. Eh ogrendigini kullaninca insan daha mutlu hissediyor kendini.

Bir de hayatima giren yeniliklerden biri de kosuydu. Ta ki kendimi helak edercesine kosup ayak bileklerimi incitene kadar. Ilk uc ay haftada ortalama 30 km kosunca buncem kaldirmadi sanirim. Doktorun 6 aylik kosma cagrisina yanit verek, bisikleti de kosuyu da biraktim. Kosuyu birakinca aktif yasamain nimetleri olan kendini her an enerjik hissetme, aksamlari kolayca uykuya dalip minimum sayida ruya maximum uyku kalitesi ve formda bir vucuta da elveda demis oldum. Bir sure yuzmeye gittim ama tekbasina yapilan sporlardan pek hazetmedigimden bahsetmistim herhalde.

Subat 2012 : Yuzmeye ve kosuya tekrar basladim. Kendimi turbo moduna gecmis hissediyorum :)
Simdilik hersey yolunda!

18 Aralık 2011 Pazar

2011 Kitaplarim

O la la! Zaman ne cabuk da geciyor. Bir bakmisiz 2011 olmus! Gelelim bu senenin kitaplarina... Yeni evime tasindigimdan beri, yaklasik 2.5 aydir internetim yoktu. Bu sure icinde tam bir kitap kurduna donustum. En son okudugum kitaptan baslayarak son bir kac ayimi ozetliyim:

 "A Handbok of American Prayer" by Lucius Shepard:
Bu kitabi son zamanlarin en kiyak yayinaevi olan ConcordFreePress sayesinde edindim. Bu yayinevi kitaplari basiyor basiyor, sonra da bedavaya dunyanin heryerindeki okuyuculara gonderiyor. Siz de kitabi aldiginizda okuyup bir iyilik yapiyorsunuz. Bu yayinevi baslibasina bir blog yazisi gerektirir belki ama simdilik kisa keselim. Gelelim kitaba... Kahramanimiz Wardlin Stuart sabikali bir dua yazicisi. Olmasini istedigi seyleri siir seklinde kaleme aliyor ve gerisini Yalnizlik Tanrisina havale ediyor. Sonra da bir bakiyor dilekleri gercek olmus. Cogu duayi aslinda kendi icin degil de baskalari icin yaziyor. Cevresindekilere nasil isteklerini dualara dokebileceklerini ogretmek icin kitapla ayni ismi tasiyan bir kitap yaziyor. Kitap icinde kitap olayi. Herkesin dualarinin gercek oldugu bir dunya dusunebiliyor musunuz? Tabi Wardlin icin de her sey gulluk gulistanlik gitmiyor, baskalarina ogrettigi bu bir nevi aladdinlik yetisi basina isler aciyor. Ama yine de Wardlinin duas herkiesi duasini dover :) Ilginc bir kitap, dili oldukca eglenceli ve zor. Cok sikisik bir zamanima denk geldigi icin bilmedigim kelimelere odaklanamadim ya da cok not alamadim. Wardlin'in bir duasindan kisa bir kuple: 'O aksam eve yurudu Herseyin vaadedildigi sokaktan gecerek Sadece onun varoldugu mezarliga donmek ve Sonsuza dek orada oturmak icin Kendini kendine aciklayarak Kendi gizemi icinde biraz sarhos, kendi nostaljik zehirine batmis'



 Lost Cyclist by David Herlihy: Bu kitaba Portlandan donerken havaalaninda rastladim. Son zamanlarda bisiklete baya bindigim icin ilgimi cekmis olmali. Kitabi almaya karar vermemdeki bir baska neden de bir kisminin Turkiye de geciyor olmasi. 


Kitap iki bolumden olusuyor. Once William Sachtleben ve Thomas Allen'in bisikletli dunya turlarindan bahsediyor, ve ayni zamanda bisikletin tarihiyle ilgili oldukca ayrintili bilgiler var. Daha sonraysa ayni seyi ters yonden denemeye calisan Franz Lenz in hikayesi. Lenz Amerikadan baslayarak Japonya, Cin, Hindistan, Iran uzerinden Istanbula varmayi planliyor. Cok inatci bir kisiligi var, ve zorda kalmadikca bisiklet harici bir baska ulasim aracini kullanmiyor. Gerci baska bir seye binmiyor da, cok zorlandiginda civardan koleler bulup onlara tasitiyor bisikletini. Tee koca Cin'i Hindistani geciyor da, Erzurum' a geldiginde Deli Baba gecidi civarinda Kurtler trafindan olduruluyor. Olaylar 1890larin sonunda gerceklesiyor, tam da Ermeni ayaklanmasinin ciktigi donemler. Lenz'i bulmak icin Amerika Sachtleben'i gonderiyor. 
Oldukca detayli, surukleyici bir hikaye. Hikayeler Amerikan bir yazar tarafindan derlenmis/yazilmisve yazar objektif olmaya calismis. Lenz'i bulmak icin Erzurum'a donen Sachtleben'in yazismalari en ilgimi ceken kisimlardi. 


1Q84 by Haruki Murakami: 
Yilin kitabi! Sonunda Murakami'nin 2 yildir dort gozle bekledigim 1000 sayfalik kitabi Ingilizceye cevrildi! Bu sene Ekim ayini iple cektim, pasa 'Wake me up when september ends' mirildanarak gezdim ve sonunda Ekim geldi. Derslerdi, seyahatti vs derken bir oturusta bitiremedim ama sanirim yaklasik 1.5 haftami aldi. Bekledigimie de degdi. 1984 yilinin tamamina yayilan hikayede iki cocukluk aski (Aomame ve Tengo)  paralel bir evrende birbirlerini bulmalari gerektigini anliyorlar. Murakami'nin Aomame gibi siradisi bir karakteri yazmis olmasi beni sasirtti dogrusu. Agizlarindan kucuk insanlar cikan bir koyun, iki ayli bir paralel evren,  aktivist bir komun hayati, klasik Murakami kargasi ve daha binbir garip parcadan olusan bir kurgu... 


Cat's Cradle by Kurt Vonnegut:

Beni cok etkileyen bir baska yazar daha. Sanirim bu sene kesfettigim onemli isimlerden biri. Henuz sadece Cat's Cradle ve Slaughterhouse 5 i okuyabildim.  
Kitabin kahramani aslinda unlu Amerikalilarin Hiroshima ya atom bombasi atildiginda neler yaptigini konu alan bir kitap yazmak istiyor. Bunun icin kurgusal bir Nobel odullu olan Felix Hoenikker'in ailesiyle iletisime geciyor. Garip bir sekilde kahramanimiz ve Felix amcanin cocuklari kendilerini Karayipteki hayali bir ada olan San Lorenzo da buluyorlar. Asil bomba da Bokonon. Bokonon acayip bir kesis/tanri. Bokonizmde de insanlar ayaklarinin altini birbirlerine dokundurarak ibadet ediyorlar. Okurken gulduren, gulup de dusunduren, surukleyici bir kurdu.


Tum okudugum kitaplari boyle kisa kisa anlatmak isterdim ama simdilik sadece isimlerini verip gececegim:


- Extremely Loud & Incredibly Close by Jonathan Safran Foer : etkileyici, duygusal...
- Born to Run by Christopher Mcdoughall : O la la, kos Ezgi kos...
- Rut by Scott Phlipps ( ConcordFreePress) : zorla bitirdim
- Why Men Marry Bithches: cuk oturan bir kitap
- Kayip Gul : Ask'tan esinlenerek 
- Deniz Cingenesi : yelkenliyle Dunya turu, ben de istiyorum!
- Kucuk Bey by Soseski Natsume: Japoncadan Turkceye cevrilen ilk kitap
- Hand Me Down World
- Erebos
- Efrasiyabin Hikayeleri by Ihsan Oktay Anar
- Three Cups of Tea
- Birthday Stories by Haruki Murakami
- Blink Now
- Dark River by John Tweve Hawks
- Blue Pastures by Mary Oliver


Simdilik aklima gelenler bunlar. Daha yil bitmedi :)

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Erebos


Tatilde okudugum nadir kitaplardan biri. Metroda gezinirken aslinda Elif Safak'in yeni cikan Iskender romanini almaya niyetlenmisitm, sonra biraz sayfalarini karsitirinca bu kadar huzunlu bir kitaptansa cok saanlar listesindeki baska bir kitap dikkatimi cekti. Normalde mesafeli durdugum cok satan kitaplarin aksine Erebos'un kisa ve carpici tanitimi ilgimi cekti:

Bu bir oyun,
Seni izliyor,
Seninle konuşuyor,
Ödüller dağıtıyor,
Seni test ediyor,
Tehditler savuruyor,
Onun tek bir amacı var:
Seninle oyun oynamak istiyor.

Oyuncularıyla oynanan bir oyun!
Bu oyunu oynayacak kadar cesur musunuz?
Aklınızı sürekli meşgul edecek, etkisinden günlerce kurtulamayacağınız ve size baştan sona tırnaklarınızı

yedirtecek kadar sıradışı, gizemli, heyecan ve gerilim yüklü bir roman arıyorsanız erebos tam size göre…

Acaba bu kitap beni farkli dunyalara surukler mi diye dusundum ve bence cok da ucuz olmayan fiyatina ragmen kitabi aldim (20TL) . Yazarinin (Ursula Poznanski) kadin olmasindan oturu, acep bu hanim nasil bir macere romani yazmis diye de dusunmedim degil. Iki gunde yaklasik 500 sayfalik kitabi heyecanla okudum. Basinda tahmin ettigim olaylar silsilesi sonlara dogru hayalgucumu biraz asti. Belki daha yaratici bir son yazilabilirdi, ben sonunu biraz ucuz buldum acikcasi.

Oyun ve gercek hayat karisikligi gercekten ilginc bir fikir. Ayrica yazarin bolum bolum gercekten oyuna atlamasi da kitabin surukleyiciligini arttirmis. Insan oyun elimde olsa da ben de oynasam demeden edemiyor. Kitabi cok fazla methetmeyecegim, ama yine de okumaya deger.