1 Mayıs 2013 Çarşamba

Ve Ezgi Mate ile tanıştı...


Gormustuk birbirimizi daha once
Ofisten Arjantin'li bir arkadaş sayesinde
İlk görüşte aşk değil yani bizimkisi...
Yavaş yavaş ama kararlı bir ilişki.
Hem kıskanç da değil.
Aralardaki kahve kaçamaklarıma
Hiç bir şey demiyor mesela.
Ya da sabah sevişmelerimize cayla


Uzaklardan geliyor,
Hiç gitmediğim, görmediğim memleketlerden
Nasıl daha önce tanışmadık dedirtircesine
Uzun yol yorgunluğu,
Ustüne yılların beklentisi çökmüş.
O yüzdendir ya, o tozunu silkelemeden içmek günah misali.
Yoksa boğazına takılıyor insanın, hüznünün tortusu...
Bazı bazı çektiği acılardan bahsediyor bana,
Vatanı uğruna ölen çiftçilerden yana.
Bense dinliyorum,
Anlattıklarının farkına vara vara...

Onu her içime çekişimde,
Belinden tutup, boğazına yapışıyorum.
İçin için çekiyorum onu içime.
Bazen hemen bana yanaşmıyor, bekletiyor.
Hele o ilk yudumu yok mu, çarpıyor insanı...

Bir yudum aldın mı bir yudum daha aldırası geliyor insana.
Tatlı değil,
Ki zaten bağımlıklık yapar tatlı şeyler,
Duramazsın onlardan ayrı.
Oysa Mate biraz acı,
Biraz buruk,
Birazsa buğulu bir tat bırakıyor insanın ağzında.

Bir fincanlık bir heves değil,
Yudum yudum, yavaş yavaş, tadına vara vara.
Ve hele o termostan su dökerkenki elimin efkarlılığı var ya,
Sanki bir taşım daha doldur beni de
Dünya gözlerimizin önünde bitmeden
Bir kez daha bakalım birbirimize dercesine.
Bir yudum daha al benden
Ve al ki o yapay zikkimlara olan
Aç gözlülüğün bastırılsın diyor her içişimde.

En makbulu bu mutluluğu sevdiklerinle paylaşmak,
Boğazından tutup içmek,
Bir yudum almak ve yanındakine geçirmek geri kalan mutluluğu.
Öyle yaparlarmış onun memleketinde.
Aynı kaptan farklı tatlardaki mutlulukları yudumlamak.
Öyle ya, bizimkisi yanlız bir yaşam.
Paylaşamıyoruz her önümüze gelenle...
Olsun, ben yine de seni seviyorum Mate!

Ezgi Cicek


PS: Do not translate this poem, it contains Turkish word plays which may cause you to think that it is written for a real person. It is not!

21 Nisan 2013 Pazar

Carklar arasinda

Uzun zamandir yazmak istiyorum, ama o kadar yogunum ki, sepet sepet bekleyen camasirlari yikamadan buraya yazmanin mumkun olmadigini anladim. En nihayetinde giyecek kiyafetim olmadan yazmam pek yakisik almazdi. Neyse, dun dag gibi buyuyen camasirlari tepeciklere donusturdum, ve icimdeki yazma gudusunun onundeki bariyerleri de kaldirmis oldum. Gelvelakin, beklenenden once gelmis bir rehavetin icine girdim. Bazen insanin basina bir olay gelir, gelmese bir turlu, hadi geldi daha bambaska, insan icinden cikamaz ya, ben de aynen oyle hissediyorum. Her iste bir hayir vardir diye kendimi avutuyorum, ama son bir kac aydir o kadar cok sey ya ertelendi ya da suya dustu ki, biraz hevesim kirildi acikcasi. Gerci ben biliyordum boyle olacagini diye de icimden gecirmistim.

Oncelikle uzak diyarlara olan seyahatim suya dustu, sonra da bir makale... Aralarda da duygusal anlamda bir kac planim suya dustu, gerci birini ben bogdum. Iyi ki de bogdum ama inaniyorum ki insan sevdigi ve tat aldigi seyleri yapmali. Sirf kendi sinirlarindan cikmak icin, kendini ispat etmek icin kisiligine ters giden seyleri yapmaya gerek yok. Denizde balik cok...

PS: Buraya kadar olanlari Mart ayinda taslak olarak yazmistim, sonra araya bin turlu is girdi yazamadim, simdi kaldigim yerden devam ediyorum:

Rehavet icine girdim dedigime bakmayin, yine is basindayim. Iki haftalik Turkiye ve Ingiltere seyahatlarinden sonra, yine tilki kurkcu dukkanina geri dondu. Ama bu sefer ye kurkum ye demece yok :) Tatil rehavetinden sonra geri kanitlarin basina donmek bir hayli zor, beni uyarmislardi da ne olacak canim demistim. Neyse, yavas yavas eski tempoma donuyorum...

Bir haftadir da diyete basladim, ki hem tatilde hem de iki aylik ofise kapanma surecinde aldigim kilolari geri verebileyim diye. Nitekim Tim Ferriss'in yolundan -yani yavas karbonhidrat diyetiyle- devam ediyorum. Her gun ofise bisikletle gel git o da etkiliyor tabiki, ayrica nehir kenarinda da yuruyuse basladim. Kosuya baslamaya korkuyorum cunku ayak bileklerimde hala sislikler cikiyor zorlayinca. Zaten insan on koldan degisiklige gitmemeli, adim adim degistirmeli kendini. Benim ogrenmem gereken konulardan biri de bu sanirim, hevese kapilip onuda degistiricem bunu da yapicam diye ortaya cikiyorum, sonra hic bir sey olmuyor... Nitekim, gecen ay heves kolleksiyonuma cello calmayi ekledim. Peh Ezgi, sen kim cello kim diye dusunebilirsiniz, ki ben de boyle dusunerek basladim. Ancak icimdeki sey, neyse o sey, beni komsu Fransiz koyundeki cellocudan cello kiralamaya ve deneme dersi almaya kadar itti. Ancak benden muzisyen olmaz arkadas... Neyse insanin kendi davranislarinin ve kisiliginin farkinda olmasi da guzel bir sey. Belki de o kadar guzel bir sey degil kendini bu kadar cok elestirmek. Hatta gecenlerde Alman bir arkadasim bana sen cok "Selbstkritik" ( ozelestirici) birisin dedi. Sonra da ben onu kritik ettim, ve bir daha gorusmedik. Neyse bu cok ekstrem bir ornek oldu cunku gorusmeyi kesmemizin baska nedenleri de vardi. Bilmiyorum, bu konuyu detaylica irdelemek lazim. Her zaman yaptigim gibi bu konuyu da neyse diye gecistiriyor (yine ozelestiri yine ozelestiri), heyecanli ve macerali yasamima geri donuyorum. Daha onumde kanitlanacak teoremler, yazilacak raporlar, yapilacak saglikli lezzetli yemekler var.

23 Aralık 2012 Pazar

2012 Kitaplari

Ben normalde bir kitaba basladim mi, eger kitap cok berbat ilerlemiyorsa bitirene kadar elimden dusurmem. Zaman alsa da bitirmeye calisirim. Fakat bu sene o kadar cok kitabi yarim biraktim ya da parca parca okudum ki, kendime inanamiyorum. Icimde sanki cevaplari kitaplarda bulacagima dair bir umit var ve her kitaba bir takim sorular sorarak basliyorum. Cevap gelmiyorsa benim de hevesim kiriliyor. Sordugum sorular icinde bulundugum ruh haline gore degisiyor. Son zamanlarda hep kadinlikla iligili sorular soruyorum.

Ikinci gozlmemim de, gecen seneye gore daha cok Turkce kitap okumus olmam. Sanki Turkce kitap okurken bambaska bir dunyaya daliyorum. Ozellikle siir okurken. Turkce kelimeleri ozluyor insan, ve onlardan olusturulacak kombinasyonlari, farkli tatlardaki cumleler, misralar... Ozellikle kelime oyunlari beni miknatis gibi kendine cekiyor.

Bu sene neler okudum?

Aleph, Paulo Coelho: Simyaci' yi okumustum seneler once, pek fazla da hatirlamiyorum aslinda. Cok populer yazarlara karsi hep icimde bir tereddut olur. "Elif" i okumaya ikna oldum cunku  kitap Coelho'nun Trans-Sibirya yolculugu sirasinda tanistigi bir turk kiziyla olan iliskisini konu aliyor. trans-Sibirya deyince akan sular duruyor benim icin. 

Honour, Elif Shafak: Elif Shafak'in yeni kitabi ben Almanya'ya gelmeden once Iskender adiyla basilmisti. Ingilizcesini okumayi tercih ettim, ama eminim ki Turkce'si bambaska bir tat birakirdi. Bazi duygulari Ingilizce anlatmak o kadar zor ki. Yine de begenerek okudum. Sanki baska bir perspektiften bakiyor insan Turkleri anlatan bir kitabi Ingilizce okurken. 

Kurk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali: Turkiyeden gelirken Mertcan'dan almistim galiba bu kitabi. Sanrim ilk "Sabahattin Ali" kitabim. Neden bahsettigini hatirlamakta bir hayli zorlandim, sonra kitabi soyle bir karistirdim ve belki de bir daha okumam gerektigini dusunuyorum. Bu kitap sayesinde ogrendigim ve cok sevdigim ancak hafizamin derinliklerine gomulen bir kelime: 'hodbin'. Nereye baksa kendini goren kimse demek. Kulaga hos geliyor...

Altini cizdigim cumlelerden bir secki:

"Butun basit insanlarda oldugu gibi, kederden sevince, heyecandan sukunete geciyor ve butun kadinlar gibi her seyi cabucak unutuyordu" ( Oyle mi sahi?....)

"Siz de butun diger erkekler gibi, her seyi kabul eder gorunerek her seyi kabul ettirmek yolunu tutuyorsunuz"

"Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu... Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor?"

Oryx and Crake, Margaret Atwood: Ilk Margaret Atwood kitabim. Ilk sayfasina su notu almisim: "2012, January. loosing my faith". Fantastik kitaplari sevdigimden olsa gerek, bu kitap da uslubu ve sirin carsafa sarili Kardanadami ("Snowman") ile gonlumu caldi. Sadece gecmisi hatirlayabilen bir fantazist ve maceralari. Edebi acidan cok yogun degil ama ilginc bir hayalgucu.

The Road, Cormac McCarthy:  Enstitunun kutuphanesinden aldigim bir kitap. Bir baba oglun terkedilmis bir dunyadaki hayatta kalma maceralarini anlatiyor. Severek okudum. Sonu uzucu. Yine de okuyucuyu bambaska bir melankolik diyara goturuyor. 

Olasiliksiz, Adam Fawer: Erman'in hediye ettigi ( ya da getirdigi) bir kitap. Gelecegi tahmin edebilen bir adamin hikayesi. Vasat. Yine de surukleyiciydi.

Happiness of Blond People, Elif Shafak: Penguen Specials tarafindan yayinlanan cokkulturluluk uzerine yazilmis kisacik bir kitap-makale. Tuba agacina yapilan referans hosuma gitmisti:

"In Sufi philosophy there is a legendary tree named Tuba. It's like any other tree, except it is upside down. Evergreen and ever bearing, its roots are up in the air, extending towards the vast, blue sky. I like that image. I find it comforting. It helps me envisage the possibility that one can have roots without actually putting down roots anywhere."

Fifty Shades of Grey+Dark, EL James: Herkesin uzerinde konustugu bu kitabi okumadan olur mu hic? Ilk ikisini okudum bu uclemenin. Kafa dagitmak ve BSDM de nedir diyerek basladim okumaya, edebi hic bir derinligi olmayan, ingilizcede "page-turner" diye tasvir ettikleri bir kitap. Bir kadin gozunden yazilmis olmasi ilginc ama bu kadar fazla ilgiyi haketmiyor bence. 


Fear of Flying, Erica Jong:  Sanirim feminist kulliyatini okumaya bu kuült kitapla basladim. Kurgusunu vs. dusununce aman aman bir ozelligi yok, ama uslup ve bambaska bir perspektifle yazilmis olmasi sebebiyle kitabi bir solukta okuyuverdim. 1970lerde yazildigi dusunulurse, cok liberal bir bakis acisi gunumuzle karsilastirinca gozler onune seriliyor. Zipless fuck tanimi sanirim kitabin en ilgi cekici ozelliklerinden biri:

"The zipless fuck is absolutely pure. It is free of ulterior motives. There is no power game. The man is not "taking" and the woman is not "giving." No one is attempting to cuckold a husband or humiliate a wife. No one is trying to prove anything or get anything out of anyone. The zipless fuck is the purest thing there is. And it is rarer than the unicorn. And I have never had one."


How to be a Woman, Caitlin Moran: Parca parca okudum bu kitabi, tum makaleler ilgimi cekmedi. Feminist bir Ingiliz tarafindan yazilmis, biraz garip ama oldukca komik bir kitap. Dili, tasvirleri de cok hosuma gitti, ancak doz doz okumak lazim bence.


Demiryolu Oykuleri, Kemal Varol: Sirin bir oyku seckisi. Turk yazarlardan demiryolu oykuleri... Bursada kitap fuarinda almistim. Bazi oykuler yairm kaldi, okunamadi. Bir dahaki tren yolculuguna kismet.

Mavi Orman, Defne Suman: Otobiyografik nitelikler tasiyan yogaesk bir kitap. Yazarin blogunu takip etmeye basladim kitaptan sonra. Yine de kitabi bitirmek icin epey ugrastim, sonlarina dogru ya ben tikandim ya da kitap.


Yetiskinler Ejderhalardan Neden Korkar?, Ishak Reyna: Deneme yazilariyla bezeli bir koleksiyon. Malesef hepsini okuyamadim. Ara sira acip bir kac makale okuyorum. Eski evimde tuvalet okumasi iyi oluyordu :P

The Black Swan, Nassim Nicholas Taleb: Neredeyse imkansiz seylerin etkisi uzerine yazilmis oldukca bilimsel bir o kadar da etkileyici bir kitap. Rastlanti eseri ortaya cikan olaylarin aslinda hayatimizi nasil etkiledigini, ve bu olaylari tahmin edebilmenin ne kadar zor oldugunu ve insanin her seyi tahmin etmeye calismaktansa bazen kendini bilinmeyene birakmasi gerektigini anlatiyor. Okumasi zor, cunku insan durup dusunmek istiyor. Ve o kadar cok referans var ki, bazen takip emesi zor olabiliyor. Hala bitiremedim ama cok az kaldi bitmesine. 






Monkeys with Typewriters, Scarlett Thomas: Sonunda Scarlett Thomas'in heyecanla bekledigim kitabi cikti. Cikti cikmasina ama ben hayal kirikligina ugradim cunku fantastik bir kurgu kitabi yerine nasil yazar olunur,  nasil iyi bir kitap yazilir temali bir kitap cikti.  Yarisina kadar ona olan tutkumdan dolayi okudum, ama sonra karsima daha guzel kitaplar, cevaplanmasi gereken baska kitaplar cikti. Bir yandan da dusundum acaba ben bir gun kitap yazabilir miyim diye? Yazabilirm iyim hakkaten? Uzun senelerdir hayalini kurdugum bir sey kitap yazmak, ama daha vakit var. 

Elveda 2012!

Bir yılın daha sonuna geldik. Bu sene hem bir şehir hem de bir ruh hali değiştirdim. Kabuk atar gibi bir katman attım. Akademik ve romantik anlamda. Özellikle son bir kaç aydır önceliklerim üzerinde iyice düşünme vaktim oldu. İş/ders yükü sebebiyle ofiste geçirilen saatlerin de etkisiyle doktora öğrencisi moduna doğru büyük adımlar attım. Üzerime bir karabulut gibi çöken boşvermişlik hissi az da olsa azaldı, yerini meşgulluk sarhoşluğuna bıraktı. Meşgullükse az şekerli bir tatminkarlık hissine kapılmamı sağlıyor. Özellikle yılın ikinci ve üçündü çeyreğinde yaşadığım çalkantılı dönemden sonra kaydadeğer bir şeyler yapıyor olabilmek tatmin edici. Bir an kendimi fal yazarı gibi hissettim :P Neyse, önümüze bakıyoruz her zaman olduğu gibi. Gelecek senenin ilk yarısı oldukça yoğun ve bol seyahatli geçecek.  Uzun zamandır hayalini kurduğum bir etkinliğe katılmak için uzaklara gidiyorum, hem de daha önce hiç bulunmadığım bir bölgeye. Ehem, bir an bunun bir elveda 2012 yazısı olduğunu unuttum. 

Gelelim bu senenin başlıklarına.

Okuduğum kitaplar için ayrı bir yazı yazacağım, ya da yazı dizisi. Sanırım bu sene 2011 e göre daha fazla okudum. Özellikle son zamanlarda feminist külliyatına dalış yapmış bulunmaktayım. Fırsat ve cesaret bulunca yazacağım. 

Gezip gördüğüm yerler bana kalsın, çünkü o kadar çok seyahat ettim ki geçen sene, yazmaya takatım yok. Gittiğim bazı yerlerde kazıklandım, bazılarında yeni maceralara kucak açtım, bazılarındansa hüzünle ayrıldım, keşke gitmeseydim dedim. Bu sene ilk uçağımı kaçırdım. Bursadan dönerken bayram trafiğine takıldım ve hayatımın en tehlikeli taksi yolculuğunu yaptım.  Daha hızlı, daha hızlı diye arka koltuktan yakışıklı taksiciyi acele ettirirken, az daha jet hızıyla öbür dünyaya gidiyordum. Sonunda kaçtı uçak. Herşeyde bir hayır varmış, böyle de avuttum kendimi. 

Gidemediğim yerlere gelince... Can arkadaşım Hatice ile planladığımız güney seyahatinde onu ektim, şimdi keşke biri kafama oklavayla vuraymış diyorum. Hatice beni affet! Havalar ısınsın kuzeye uzun zamandır gitmek istediğimiz ülkeye gidicez diyerek avutuyorum kendimi. 

Ve yeni arkadaşlıklar, yeni ilişkiler. Geçen sene sosyal ilişkilerime ayrı bir özen gösterdim. Daha doğrusu sosyal ilişkilerimi geliştirmek için çaba harcadım diyelim. Bu konuda büyük gelişme gösterdiğimi düşünüyorum. Tabi bu süreçte hayatımda toplam tüketmediğim kadar alkol tükettim sanırım. Eh olur o kadar... Yıl sonuna doğru intoxication sürecine girdim,  yeni yıla temiz başlıyorum :P


Yılın farkındalıkları. Yaşlanıyorum velhasıl kelam. 24 yaşımın son yarısı... İlk beyaz saçın düşüşüyle başlayan bu süreç, yeşil pasaportumun vadesini doldurmasıyla son bulacak. Yarıya kadar beyazlayan saç telimi görüp ve dayanamayıp koparıp dün ikinci yarı beyaz saç teliyle karşılaşmam zamanın önünde duramayacağımın kanıtı gibi karşıma dikildi. Al işte sen kopar ben yine çıkarım diyen sevgili ikinci beyaz saç telim, bu sefer seni koparmayacağım. Zaten nerede olduğunu unuttum. Biliyorum saçlarım çok uzadı, sen de  hiç acele etme,  yavaş yavaş beyazlarsın :P "Take your time" :) Yeşil pasaportumun da süresi doluyor, artık benim de bir birey olduğumun farkına varmam için bordo pasaport mu gerekiyor acaba... Belki de. Elveda anne-babamdan edindiğim ayrıcalıklar, merhaba can sıkıcı vize başvuruları.

Yılın dersi.  Salıvermek ya da "letting go". Bu sene ne öğrendin Ezgi diye sorarsa Noel Baba, salıvermeyi öğrendim derdim. Birilerine/birşeylere tutunmak bırakıp gitmekten daha kolay. Akışına bırakmak, rahat olanı seçmek daha kolay. Başkalarının yaşamına, bağlantılarına akıvermek çok daha kolay. Ancak salıvermek demek dayanaksız kalmak demek, kendi akışını bulmak. Sadece birini değil, karşına çıkan fırsatları da salıvermek, en iyisi gibi duran seçeneği en güvenli seçeneği değil de öbürünü seçmek. Ben bu sene uzun süredir tutunduğum bir dalı bıraktım. Aniden değil, yavaş yavaş, adım adım,  bazı adımlar büyük bazı adımlar küçük ama sonunda salıverdim. Huzurluyum. 

Kendimi yıl sonu karnesi hazırlayan öğretmen gibi hissettim bu postu yazarken. Durum değerlendirmesi tadında, bol gözlemli bir yazı oldu. Koca bir seneyi kısa bir yazıya dökmek kolay değil, ancak geriye dönüp baktığımda aklımda kalanlar en iz bırakanlar olsa gerek diye düşünüyorum. 

15 Eylül 2012 Cumartesi

Alamanca Alamanca Benden Iyisini Bulamanya

De gidi göçcceee Alamanya!


Şaka bir yana, son bir haftadır Alman yaşamına balıklama dalmış durumdayım. Ya da Almancaya diyelim. Saarbrückende uzun uğraşlar sonucu bulduğum paylaşımlı eve ( WG) taşındım ve bir haftadır burada yaşıyorum. Ev arkadaşlarımın hepsi Alman. Evde sadece Almanca konuşuyoruz, ben de dahil.
Son bir haftadır yaşadığım gidiş gelişleri, uyum sürecini, zorlukları biryerlere not etme ihtiyacı hissettim. Nadir blog yazılarıma birini daha eklemiş oldum böylelikle.

Almancam için çok faydalı olacağını düşündüğüm yerlilerle birlikte yaşam filozofisi beklediğimden daha zor çıktı. Evde kalışımın ikinci akşamında ev arkadaşlarımla beraber chili-concarne yaptık. İlk başlarda basit basit kendimi tanıtma çabalarım sonuç verdi, ev arkadaşlarımı ve onların sevgililerini tanıma sürecini ucuz atlattım. B1 seviyesindeki ( başlangıç ile orta arası diyelim, ben de tam bilmiyorum hangi seviyedeyim açıkçası) Almancam konuşmanın ilk aşamasındaki söylenenlerin çoğunu anlamaya yetti. Gelgelelim, zaman ilerledikçe eve gelen misafirler ve en üst zorluk seviyesine erişen Almanca düzeyi beni epey bir hüsrana uğrattı. Evdeki misafirlerle birlikte 7-8 Almanın non-stop yaklaşık 3 saat boyunca hiç durmadan konuşmaları ve benim ortamda dönen muhabbetin sadece %10-20 sini anlayabilmiş olmam moralimi düşürdü. Tüm bu süre içinde bense yemek masasının bir köşede sessizce oturup kulaklarımı ve algı motorumu açarak kendimi zorladım. Bir yandan da içimden nasıl yapsam da Almancami daha iyileştirsem diye de düşündüm. Sanırım beni en çok zorlayan şey kelime dağarcığımın çok fakir olması. Parça parça anladığım cümleleri bir araya getirip anlamlı bir hikaye uydurmam hayal gücüme ve ara sıra bana sorulan soruları da anlamaya çalışan zavallı beynime düştü.

Ertesi gün ev arkadaşım F. ile beraber koşmaya gittik. Yaklaşık 30-45 dakkika boyunca hem koştuk hem de muhabbet ettik. Farkına vardım ki, birileriyle direk Almanca konuşmak algı seviyemi daha çok arttırıyor. Gerçi bu çok bilinen bilimsel bir gerçek sanırım, ben de birince elden tecrübe etmiş bulundum. Konuşmamızın bazı yerlerinde (muhabbetin selameti için) İngilizceye döndük. Ama koşu sonrası kendimi daha mutlu ( belki de spor sayesinde bünyemdeki endorfin artısı dolayısıyla), Almancaya biraz daha hakim hissettim (peh!).

Ne mutlu ki ev arkadaşlarım epey sosyaller. İlk hafta boyunca neredeyse her guün mutfakta toplanılıp muhabbet ediliyor. Bu sabah da ev ahalisi ( ki dün gece evde uyuyan toplam 7 kişiydik, normalde 4 kişilik) ile birlikte kocaman bir kahvaltı ettik.

Beni en çok hüsrana uğratan şey ise konuşmaların hep dışında kalıyor olmam. Ne konuştuklarını tam olarak anlayamadığım ve anlasam dahi doğru düzgün bir cümle kurup ben konuşmaya dahil olana kadar muhabbetin başka bir konuya zıplaması beni biraz üzüyor ve sıkılmış bir biçimde oturakalmama sebep oluyor. Bu sorunun ne vakit üstesinden geleceğim diye kara kara düşünüyorum.

Önümüzdeki hafta enstitüde başlayacak olan haftalık üçer saatlik Almanca dersleri belki faydalı olur. Ek olarak da başka biryerlerden (en muhtemel) okuldan Almanca desteği almam birlikte yaşam sürecime katkı sağlayacak diye umuyorum.

Bu arada ev ahalisinden iki kişini kısa dönem Türkçe öğrenmişliği var, arada bur Türkçe şu demk dimi diye sorup beni neşelendiriyorlar soğlsunlar.

Bundan bir yıl sonra umuyorum ki bu yazıya bakıp peh artık anlıyorum ve konuşabiliyorum diyeceğim.  Biliyorum, şimdiki üzüntülerim, kuruntularım kalmayacak :)

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kaiserslautern'de Son Bir Ay


Almanya ya taşınalı tam bir yıl oldu! Koca bir yıl! Bu bir yıl içinde Almancayı soktum, yeni bir hayata başladım, akademik hayata ilk adımlarımı attım ve çabası bir sürü yere seyahat ettim. Kaiserslautern'e gelirken hayal ettiklerimin çoğuna şimdi gülüp geçiyorum. Doktora yapmanın ne demek olduğu hakkında ne kadar az bir fikre sahip olduğumu gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. Sanırım bu büyük ölçüde ne amaçla doktoraya başladığımla ilgili. Şimdi düşünüyorum da ne kadar rastgele bir karar vermişim, ne kadar şans eseri buraya gelmişim... Neyseki ilgimi çeken bir alana doğru kayıyorum. İlk yıl birlikte çalıştığım hocam Umut, Amerika'ya CMU ya taşınıyor. Ben de Kaiserslautern'e bir saat uzaklıkta olan Saarbrücken'e yeni hocam Deepak ile çalışmak için taşınıyorum. Bu değişiklik üzerinde epeyce düşündüm, kolay olmadı, ve sanırım biraz dikkatim dağıldı. Nihayetinde verdiğim karardan memnunum, ya da şimdilik öyle olduğunu hissediyorum. Beni üzen tek şey yazla birlikte uzuun bir rehavet sürecine girmiş olmam.  İki haftalık Oregondaki yaz okulunda biraz pas attım ama, döner dönmez jetlag ve hastalık sonucu bir haftadır öyle yorgun ve isteksizim ki...

Geçen ekim ayında sevinçle taşındığım yeni evime de veda etme vakti geldi. Zaten 5-6 aydır taşınacağımı biliyordum, o yüzden evimi dekore etme çalışmalarını durdurmuştum. Şimdi ise yeniden taşınma, yeni ev bulma vs. derken yine bir yoğunluğun içine girdim. Tek başına yaşamak büyük bir konfor, ama yalnızlık çok da haz edilecek bir şey değil, özellikle kışın eve gelip kasvetli bir şekilde oturmak, tek başına yemek yemek. Her istedigni yapabilmek, eve istediğin misafiri çağrabilmek güzel şeyler ama yine de tekil bir yaşamın beni çok da mutlu etmediğine karar verdim. Bu sebeple Saarbrückende burada WG dedikleri paylaşımlı bir eve çıkacağım. Bir haftadır yoğun arama çalışmalarım devam ediyor ancak henüz içime sinen bir yer olmadı. Beni düşündüren diğer bir konu da KL deki evimde biriktirdiğim eşyaları ( çoğunlukla mutfak ıvır zıvırları) nereye koyacağım. Umuyorum ki bu telaşlar da geçecek. Neyse ki kardeşim yanımda. Annem ve babam da beni (bizi) ziyarete geliyorlar. Hem de karavanla :) Şimdi Budapeştedeler, her gün Mertle neredeler ne yapıyorlar diye heyecanla onları takip ediyoruz. Dönüşte de onların karavanında atlayıp güneye gideceğiz, denize, güneşe doğru :)

14 Haziran 2012 Perşembe

Traben-Trarbach


Geçtiğimiz haftasonu Almanya'nın Traben-Trarbach adlı küçücük bir kasabasındaki Couchsurfing yaz kampına gittim. İlk defa bir çadır kampına gidiyor olmanın verdiği acemilikle yanıma düş jeli, havlu, mum, el bezi gibi bilimum gereksiz şeyleri de doldurdum. Tabi çadırı kurarken bastıran yağmurla asıl yanıma almam gereken şeyin bir yağmur botu olduğunu anladım. Neyse ki yağmur sadece ilk gün neşemizi kaçırdı, sonraki günlerde hava çok güzeldi.

İlk defa çadır kampına gittiğim için, kendime ait ne uyku tulumum, ne çadırım ne de bilhassa gerklı olan  izolasyon matim ( ya da hava yatağı) vardı. Hepsini çevremdekilerden rica ettim, ve bir gün içinde toparlanıp anı bir kararla kendimi maceranın kucağına attım.

Couchsurfing cemaati içinde binbir türden insanı barındıran oldukça hareketli, farklı ve hippie bir ortam. Sırt çantasıyla dünyayı gezenden, kucağına 1 yasındaki bebeğiyle kamp peşinde koşturan genç annelere kadar geniş bir karakter yelpazası ilk önce beni bir sarstı geçti. Ama sonralai ortama uyum sağladım, kendimi kamp ateşi ve tatlı sohbetlere kaptırdım gitti.

Kampa, iki üç yıl önce yine aynı kampta tanışmış bir  çiftin düğününe de ev sahipliği yapıyordu. Sevimli gelin ve damat düğünlerine tüm CS camiasını da davet ederek oldukça farklı bir tema yakalamışlar :) Ne yazık ki biz şirin belediye binasındaki düğün törenini kaçırdık. Gelin ve damad zamanlarının bir kısmını kampta geçirdiklerinden onları tebrik etmeyi de ihmal etmedik.


Camp Mosel nehrinin yakınındaki bir tepeye ( Mont royal) kurulmuştu. Asıl güzel olan doğa harikası ise asıl nehrin iki yakasındaki şirin Traben ve Trarbach kasabalarıydı. Cumartesi günü otostopla nehir kenarına inip kıyı boyunca yürüdük. Sonra rastgele girdiğimiz bir şaraphanenin aslında bizim damadın babasının olduğunu, ve içeride bir şarap tadım etkinliğinin en güzel kısmı olan şarap tatma kısmına denk geldiğimizi anladık. 10 kadeh farklı şaraptan sonra, birer şişe de daha sonra içmek için sipariş edip tam bizim hesap ne kadar derken, damadın babası bu tadım etkinliğinin tüm CŞçilere müesseseden olduğunu söyledi. Bizi yine bir sevinç dalgası kapladı gitti.

Kampın son günü de önce bir saatlik üzüm bağlarının arasındantingir mingir yürüyerek nehir kıyısındaki başka bir kasabaya indik. Oradan da bir bota atlayıp tekrar Traben-Trarbach a gledik. Almanya'nın böyle şirin güzellikleri beni gerçekten şaşırttı. Mosel civarı daha keşfedilmeyi bekliyor!